|
Erciyes
Dağı Kayserinin güney tarafında 3917 metre yüksekliğiyle Orta Anadolu’yu
süsleyen çok hoş ve ulaşılması ilk bakışta zor gibi görünen bir dağdır.
Yıllardır Ankara’dan Sivas’a giderken ve Kayserinin içinden geçerken bu
dağ beni, herhalde diğer insanları olduğu, büyülemişti.
Dağcılığa tam olarak başlamamıştım ve herhangi bu konuda
bir eğitim almamıştım ama Erciyes dağına amatör olarak ve gerekli malzeme
olmadan çıkılabileceğini İnternet'ten yaptığım araştırmalar sonucunda
öğrendim ve gerekli olan tüm kafamdaki soruları yani çıkış rotalarını
ve bizim için en kolay olabilecek rotaları ve rota haritalarını yine İnternetten
elde ettikten sonra daha önceden buraya çıkmış olan dağcıların İnternetteki
hikayelerini okuyarak bir yaz günü buraya çıkmaya karar verdim. En iyisi
yaz olmalıydı mevsimlerden çünkü zirvedeki kar bizim için sorun teşkil
edebilirdi.
Dağa
çıkmadan önce birkaç arkadaşa haber verdim. Kendileri bu mecarayı kabul
ettiler aslında kafamdaki plan bu dağa yalnız olarak çıkmaktı ama arkadaşların
bana herhangi bir tehlike anında yardımcı olacaklarını da düşünerek onları
da yanıma alarak beş temmuz akşamı saat on iki otobüsüne binerek Ankara’dan
Kayseri’ye hareket ettik. Sabah saat beş buçuk gibi Kayseri ye indik ve
Sivas yönünden gelen Hüseyin’le buluşup şehir merkezinden kalkan Develi
dolmuşlarının olduğu durağa gittik ve sabah saat altı buçukta ilk dolmuş
ile Develi kasabasına doğru hareket ettik.
Yaklaşık saat yedi civarlarında Erciyesin eteklerinde olan Tekir yaylasında
dolmuştan indik. Burası aynı zamanda kışın faaliyet gösteren dağ otellerinin
olduğu kısımdı ve denizden seviyesi 2300 metre civarlarındadır. Kayseri’den
yaklaşık dolmuşla yarım saat uzaklıkta olan burası aynı zamanda Kayserililer
için bir piknik yeri. Otellerin ilerisinde güzel küçük bir göl bulunuyor.
Bu gölü ziyaret edemedik çünkü zamanımız yoktu.
Aslında planlarımız arasında 3200 metre civarlarına
kadar teleferikle gitmek vardı ama sabahın daha ilk saatleri olması ve
her bir istasyonun yedi milyon(beş dolar civarı, toplam iki istasyon var)
olması bizi o güzel dağ havasında yürümeye zorladı. Oteller bölgesinden
Erciyesin çanak çukurunun olduğu kısım yani çoban ini bölgesine gelmemiz
ve su kaynağına ulaşmamız ve çok az bir dinlenme ile yaklaşık üç saat
sürdü.
Aslında
buraya herhangi bir araba ile de gelinebilir ve araç burada bırakılıp
esas tırmanmamın başlayacağı kısıma gelinebilir. Yol toprak ve yürüyüş
için uygun. Dağın eteklerinden gelen kar suları bir kanal vasıtasıyla
aşağıya kadar gidiyor ve her halde aşağılardaki köyler bu sulardan yaralanıyorlar.
Su buz gibi yani elinizi bir iki dakika suya sokmazsınız. Getirdiğimiz
karpuzu suya atıp ve onu ve diğer bir kısım yiyeceklerimizi orada yiyip
biraz mola verdikten sonra esas tırmanış geçtik.
Tırmanışımızı Tarak Kayalıkları denilen bir bölgeden yaptık ve bu çok
büyük bir hata idi. Bir amatörü belki de ölüme götürecek bir hata. Aslında
ilerdeki patika yolu kullanabilirdik ama kestirme olsun diye bir kavak
ağacı büyüklüğünde olan ve nerdeyse dökülecekmiş gibi duran kayaların
arasından yürüyüşe geçtik ama ilk bakışta çıkacağımız tepe kısım kolay
gözüküyordu ve eğim çıkılabilir gibiydi.
Aslında burayı tercih etmemiz yolu daha kısaltmak ve esas tırmanış yoluna
kestirme yapmaktı. Çıkış esnasında üstünde yürüdüğümüz kayalar aşağı doğru
hareket ediyorlar ama yinede güç bela yürüyoruz. Az kaldı derken yetmiş
seksen derecelik bir uçuruma geldik ve tekrar geride dönemiyoruz ve hepimizi
bir korku saldı. Aydın ve Serdar en önde ilerliyor ve Savaş diğer bir
tarafta Hüseyin benim önümde ve en arkada ben. Yani artık sanki dik bir
kayalığa çıkar gibi ellerimiz ve ayaklarımız sağlam kaya arayak ilerliyoruz
ama bu arada da kendimizi yukarıdan savrulan taşlardan koruyoruz.
Çok ama çok zor bir durumdayız hepimiz ve birinin düşmesi mutlaka diğer
taşları da tetikleyecek ve hepimizi aşağıya indirecek. Ve düşme esnasında
yüzlerce irili ufaklı kaya ile yüz iki yüz metre aşağıya ineceksin ve
buda mutlak bir ölüm demektir. Ve bu insanları da ben buraya getirdiğim.
Ve bunun verdiği bir sıkıntı içindeyim. Ama bir çaremiz daha var. Hiç
yukarıya çıkmaz ve aşağıya inemezsek orda durup jandarmaya haber verip
kurtulmak tabi bu arada gazetelere çıkmak.
Bu arada kısa süreleri molalar veriyoruz ve sonunda karar verdik mutlaka
yukarıya tırmanmaya devam edeceğiz ve aşağıya inmeyeceğiz. Çünkü inip
diğer yoldan aynı seviyeye gelmek bize nerden baksan iki üç saate mal
olacak. Bu arada elimizde hiç dağcılıkla ilgili malzemelerimiz yok ve
hatta ben üstü açık yazın giyilen bir ayakkabı ile dağa çıkıyorum.
Dağ ayakkabısını kullanmamamın sebebi yazın tırmanış esnasında rahat ve
havadar bir yürüyüş olması içindi. Bu arada ben bir kayayı tutuyorum ve
kaya benim üzerime gelmek üzere. Ama ileriye doğru yitip gelmesini engelliyorum.
Ama kaçamıyorum da. Bıraksam alttaki taşları hareket ettirecek ve beni
aşağıya indirecek. Hemen önümdeki Hüseyin’e bağırıyorum. Hüseyin yavaşça
aşağıya inerek kayayı tutuyor ve kazağını bana iletip herhangi bir durumda
tutmam için sarkıtıyor.
|
Ben kazaktan tutarak birden kendimi diğer tarafa yitiyorum
ve o kocaman kaya yine bir sürü kayayı da beraberinde sürükleyek aşağıya
indiriyor. Ne zor ve ne ter döktüren bir tırmanış.
Bu
arada ben ilerde olan Aydın’a bağırıyorum. Artık düzlüğe ulaştın mı diye
veya artık tamamen tırmanılmayacak bir yola mı geldin diye. Aydın dan
güzel bir haber geliyor ve uçurumdan artık kurtulduğumuzu söylüyor. Bu
sevinçli haberle hepimiz dikkatli bir şekilde düzlüğü varıyoruz. Evet
sevincimiz bir kat daha artıyor. Çünkü nerdeyse zirveye gelmişiz.
Aşağıdan buraya gelmek bize yani çoban ininden burası yaklaşık iki saat
çekiyor. Bu arada saat on iki ye geliyor. Normalde temmuz günü her taraf
o saatte çok sıcak olurken bizler biraz üşümeye başlıyoruz. Yarım saat
dinlendikten sonra tekrar artık patika bir yoldan zirveye doğru ilerliyoruz.
Yolun her iki tarafı uçurum ve yol sadece bir metre genişliğinde.
Özellikle
Kayseri’ye bakan kısım çok daha tehlikeli. Çünkü yaklaşık bin-iki bin
metre yüksekliğinde uçurumlar var. Bu uçurumların bazı düz kısımlarında
çok uzun kavak ağacını hatırlatan kayalıklar var ki sanki ufak bir depremde
veya rüzgarda yıkılacakmış gibi emaneten duruyorlar ve bir o kadar vahşi
ve görülmesi gereken bir manzara sunuyorlar. Ben daha önceden böyle bir
manzara ile karşılaşmamıştım. Hava çok temiz ve pırıl pırıl.
Yüzlerce kilometre uzaklardaki dağlar ve kasabalar gözüküyor. Havada uçan
bir kartal bile bile bizden daha aşağıda uçuyor. Bu arada Hüseyin getirdiği
altimetre ile yüksekliği ölçüyor. Yoldan giderken gerçekten dikkatli davranıyoruz
çünkü bazan şiddetli bir rüzgar esiyor ve bizi aşağı uçuruma savurabilir.
Zirve yol boyunca gözükmüyor yalnız çıkacağımız ufak tepenin üst kısmı
gözüküyor. Ve o tepeyi çıktıktan sonran yine bir başka gitmesi zor bir
tepe ve o da bitince üçüncü bir tepe derken sonunda küçük zirveye ulaşıyoruz.
Bu arada bu patika yolun sol tarafında küme küme kar yığınları var ben
karlardan yiyorum tadı müthiş. Bu arada hava gittikçe soğuyor biz daha
önceden getirdiğimiz kazakları giyiyoruz. Kayseri’de hava yaklaşık otuz
sekiz kırk derece iken biz zirvede kazakla üşüyoruz. Hiç kimsede yükseklikten
dolayı bir baş ağrısı ve herhangi olumsuz bir şey gözükmüyor. Bu arada
bol bol resim çekiliyoruz. saat yaklaşık bir buçuk civarı.
Manzara müthiş... Büyük zirve yarım saatlik bir yolla ulaşılabilir gibi
gözüküyor. Bizim olduğumuz konum 3906 metre be büyük zirve 3917 metre.
Yalnız esas tehlike bundan sonra. Tam büyük zirveye giden yolun ortasından
mantar gibi kocaman bir kaya fışkırmış ve bu Hörgüç kaya zirveye ulaşımı
engelliyor. Yani yola devam etmek için ya sağından gitmek yada solundan
gitmek gerekiyor ki bu çok tehlikeli. Çünkü gerekli malzeme olmadan artık
ilerlemek mümkün değil. Bu arada o taraflardan sesler geliyor herhalde
bizden başka dağcılarda olsa gerek. Bizden bir gün önce bir gurup dağcı
dağa , Kazakistan da ölen Atlas dergisi yazarı olan dağcı Uğur Uluocak
için çıkmışlar. Aralarında eski bir bakanda vardı. Bir gün önce bizde
çıksaydık herhalde onlara katılırdık. .
Zirve mükemmel gözüküyor. Herkes yorgun ve yiyeceklerimize
saldırıyoruz. Çünkü çok yorgunuz ve temiz dağ havası insanı müthiş acıktırıyor.
Ve uygun bir yer bulup zemin üzerinde biraz yatıyoruz ve aşağı manzaranın
tadını çıkarıyoruz.
Zaten yola çıkarken esas amacımız zirve yapmak değil
de çıkabileceğimiz noktaya kadar ilerlemekti. Ve hatta bu kadar yükseğe
ulaşacağımızı biz bile tahmin edememiştik. Zirvede biraz dinlenip daha
fazla ilerleyip büyük zirveye çıkmanın o kadarda önemli olmadığına karar
verdik çünkü daha önümüzde geri dönüş için üç dört saatlik bir süre vardı
ki buda hemen hemen en son Develi kasabasından Kayseri’ye giden otobüslere
yetişmek için son şansımızdı yoksa büyük ihtimalle ya otostop çekip Kayseri’ye
gidecekdik yada dağcılık federasyonunu sahip olduğu oteller bölgesindeki
dağ evinde kalacaktık.
Sonunda
dönmeye karar verdik ve küçük zirveden Tekir yaylasına inmemiz yaklaşık
üç buçuk saat sürdü. Aslında dönüş yolunu teleferik kullanarak kısaltılabilir
ve akşamın üzeri dönerken teleferikler çalışıyordu ve insanlar zevk için
teleferikle dolanıyorlardı. Biz binmeyi düşünmedik çünkü en iyisi yürümekti.
Sebebi de nasıl başlamışsak o şekilde bitirmekti. Yalnız dönüş yolunun
olduğu patika yolun çok dik olması insanı bayağı yoruyor ve tahmin ettiğimiz
gibide iniş pek kolay geçmedi. Çıkış kadar zordu. Ancak dikkatimizi çeken
şey indikçe sıcaklığın artması. Saat iki gibi küçük zirveden inişe geçtik
ve yaklaşık beş buçuk gibi Tekir yaylasına ulaştık bu arada pek mola vermedik.
Tekir yaylasında biraz dinlendikten sonra ilk gelen dolmuşla Kayseri’ye
indik. Kayseri yanıyordu. Dağda üşürken Kayseri’de sıcaktan terlemek bizi
bayağı bir şekilde rahatsız etti. Çünkü vücudumuz bu ani sıcaklık değişikliğine
pek de kolay adapte olmadığı gibi birde yorgunluğun verdiği bitkinlik
bizi doğruca terminale götürdü. İlk Ankara otobüsüne kendimizi zor attık...
Musa Tokmak / musatokmak1@hotmail.com
|