Istanbul - Röportaj - Hüseyin Köroğlu
 biggfootball  biggshop
   
şehir rehberi
 
kültür-sanat
Anneler Günü
Konserler
Etkinlikler
Sinemalar
Tiyatrolar
Opera&Bale
Sergiler
Fuarlar
Kurslar
yeme-içme
En İyiler
Gözde Mekanlar
Kahvaltı-Brunch
Balık Mekanları
Gece Rehberi
Restoran Arama
Cafe-Bar Arama
gezi
Boğaz Tekne Turları
Yakın İstanbul
Semtler
Eski İstanbul
Konaklama
hobi&spor
Spor Merkezleri
Spor
Yüzme Havuzları
Yaz Okulları
Boğaziçi Hayvanat Bahçesi
röportaj
Yüksek Sadakat
Ayşenur Yazıcı
Hüseyin Köroğlu
Tuncay Takmaz
Dervis Zaim
Ömer Albayrak
Çelik Gülersoy
Bulutsuzluk Özlemi
Mario Levi
Sunay Akın
Sultana
Tüm liste...
alışveriş
Haberler
Alışveriş Merkezleri

Text Express
Aceleniz mi var? Tıklayın.. Hüseyin Köroğlu'nun röportajını text olarak okuyun.


HÜSEYİN KÖROĞLU:
‘İnanmadığım işlerde yokum’

‘Tiyatro hayatın yansımadısır’ denir. İnsanlık kadar eski bir sanat kolu olan tiyatro ülkemizde de çok büyük ustalar yetiştirdi.

Kavuklu Hamdi’den İsmail Dümbüllü’ye, Cüneyt Gökçer’den, Yıldız Kenter’e kadar birçok usta oyuncu sahnelerde boy gösterdi yıllar boyunca. Ustalardan bayrağı devralanlar arasında her türlü rolün altından başarıyla kalkan, sıcacık gülümsemesi ile insanın içini ısıtan Kıbrıslı sanatçı Hüseyin Köroğlu da var.

Geçen yıl olduğu gibi bu sene de Osmanlı İmparatorluğu’nun en ilginç padişahlarından IV. Murat’a sahnede can verecek olan Hüseyin Köroğlu ile oyunlarından hayat felsefesine, tiyatrodan İstanbul’a dek uzanan sıcacık bir sohbet gerçekleştirdik.

Geçen sezon Şehir Tiyatroları’nın en başarılı oyunları arasında yer alan ‘IV. Murat’ta oyuncu, ‘Saygılı Yosma’da ise yönetmen olarak yer aldınız. Bu iki oyun ile ilgili neler söylemek istersiniz ?

“IV. Murat”ta oyuncu olarak, “Saygılı Yosma”da da yönetmen olarak çıktım seyircilerimizin önüne doğru. Hatta Uluslararası Tiyatro Festivali’ne Şehir Tiyatroları olarak yine benim yönettiğim “Düş Oyuncakları” adlı oyunla katıldık.

Bildiğiniz gibi IV. Murat, İstanbul-Mekan-Tiyatro Festivali bünyesinde, dünya prömiyerini yaptı Topkapı Sarayı’nda. 2002 yılında K.K.T.C.’de, Gazi Mağusa’da Othello Kalesi’nde “OTHELLO” oyununu oynayarak bir ilki gerçekleştirmişti Şehir Tiyatroları, bu defa da Topkapı Sarayı’nda IV. Murat’ı oynamakla, yine bir ilke imza atmış oldu. Ne mutlu bana ki, her iki oyunun içinde de vardım ve çok duygulu, çok keyifli anlar yaşadım ekip arkadaşlarım ile birlikte. Başka bir açıdan bakarsak da, IV. Murat benim II. Abdülhamid’ten sonra oynadığım ikinci padişah rolü oldu.

Günümüze ayna tutması bakımından IV. Murat, Turan Oflazoğlu’nun Shakespeare’yen kaleminden ve Engin Uludağ’ın özenli rejisi ile çıktı ramp ışıklarına. Bizler de çok keyif alarak çalıştık oyunu.

Haklı ya da haksız sekiz can alıyor oyun boyunca IV. Murat. Niye ve niçinini oyunu izleyenler görmüştür, izleyecek olanlar da çok net bir şekilde görecektir. Zamanla oluşan iktidar hırsının, anne baskısının, koca bir imparatorluğun ağırlığının altında ezilen, bunu kapatmak için de her gün büyüyen topuzu ile var olmaya çalışan bir sistem mağdurunun dramı aslında oyun.

CUMHURİYET’in ve Cumhuriyeti bir ULUS ile kuran ATATÜRK’ün ne kadar büyük bir insan olduğunu bir kez daha anlamamız açısından da adeta bir TOKAT gibi bence oyun.

Saygılı Yosma’ya gelince. Ne yazık ki hala yaşadığımız çağın vebalarından biri ırkçılık, hala yaşadığımız çağın prangalarından biri anti özgürlükçü olmak, hala yaşadığımız çağın kirliliği siyasetin genelde dürüst olmayışı, hala yaşadığımız çağın yalnızlığının sonuçlarından biri cinsel tatminsizlik. Sartre, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında yazdı "Saygılı Yosma" oyununu. Kapitalizme karşı adeta bir başkaldırı "Saygılı Yosma." oyunu.Yıl 1946, yıl 2006. Dile kolay, tam 60 yıl önce yazmış oyunu büyük usta.

Doğru, teknoloji ve hayat standardı olarak insanlık kendini çok geliştirdi. Peki bu gelişme insanlığa ne getirdi? Geçen yüz yıl boyunca "Tarih tekerrürden ibarettir." cümlesi niye hala bütün gerçekliği ile karşımızda duruyor?


Sartre ''Varoluşçuluk'' olarak adlandırdığı öğretisini yalnız felsefe yapıtlarında değil, etkisi çok büyük olan bir çok roman, deneme, tiyatro oyunu ve eleştirilerinde de ortaya koymuştur. Hiçlik deneyi, Sartre'a göre, bir özgürlük deneyidir. İnsan arzu içinde özgürlüğünü gerçekleştirir. İnsan sürekli bir aşma deneyi içindedir, kendini aşarken insan özgürlüğünü gerçekleştirmiş olur. Tıpkı "Saygılı Yosma" oyununda olduğu gibi.

Oyunumuzun baş karakteri Lizzie'nin yaşadığı evi 1948 yılı olarak aldık. Evin dışını ise nerede ise bütün zamanlardaki SİSTEM. Hayatta sadece bir tren yolculuğu sırasında , olayların negatif bir şekilde gelişmesi ile karşılaşan iki insanın, üstelik 1948 yılı Amerikası'nda biri zenci, biri beyaz olan iki insanın kaderlerinin kesişmesiyle ortaya çıkan dramdan çıkaracağımız birçok ders var.

Siyah- beyaz, iyi- kötü, aydınlık- karanlık ve tabii ki savaş- barış. Bütün bu uç naktadaki karşıtların kurduğu koca bir sistemin bir parçası Lizzie'nin karşısına dikilen güç. Bütün bu sisteme de "İNSAN" olduğu için karşı duruyor Lizzie.

Gerçek anlamda insan olmak ne kadar önemli değil mi? Bosna'da, Irak'ta, Vietnam'da biçimi farklı olsa da aynı şeyler olmadı mı? Hatta yakın geçmişte Kıbrıs’ta. Lizzie'ye oyunda göreceklerinizi yapanlar, yani onların sistemdeki uzantıları bu olayları gerçekleştirmiyor mu hala? Sırada hangi ülke var acaba?

Sartre "Saygılı Yosma." oyununda "SİSTEME KARŞI BAŞARILI OLMA ŞANSINIZ YOK." cümlesinin altını çiziyor kalın puntolarla. Önümüze de yaşam savaşı veren, hayalleri olan, özlemleri peşine düşen, en kötü anında bile mutlu ve umutlu olamaya çalışan bir yosmayı koyuyor en çaresiz hali ile.

Aslında Lizzie'nin yaşadığı cehennem, ne gariptir ki hepimizin de cehennemi. İşte 1948 yılında var olan bu cehennem, hala VAR. Üstelik 1948 yılından daha güçlü, daha sistemli, daha bilinçli olarak VAR. Peki, bizler bu cehennemin karşısında ayakta durmak, özgürce yaşamak, bir kızılderili atasözünde olduğu gibi, çocuklarımızdan emanet aldığımız bu dünya için ne yapıyoruz, NE YAPIYORUZ?

 

Bu röportaj : 25 Eylül 2006 tarihinde yapılmıştır