Biggistanbul Biggcinema Biggtravel Biggfootball Biggauto Biggmenu Biggshop Biggclub
   Ana Sayfa    Üyelik    Favorilerim






 
Reşit Ergener
Reşit Ergener ile
    Haftaya Bakış
Kimdir ?  

ARJANTİN VE TÜRKİYE

Türkiye'de ekonomik krizin yoğunlaştığı dönemde İlhan Selçuk köşesinde bir fıkra anlatmıştı. Eski Yunan'da kölesine işkence yapan adama, işkence yaptığı kölesi, bacağını kastederek, "Çok sıkma, kıracaksın" demiş. Arjantin'de olanlar oldu ve IMF önderliğindeki başta finans kurumları olmak üzere uluslarası kapitalizm, bu ülkenin iki kolunu da, bacağını da kırıverdi.

Arjantin olayından sonra bizde "Arjantin olur muyuz" kaygı ve telaşı başladı. Bence bir anlamda olduk bile. Kapkaçcılık gibi suçların bu kadar artmış olması başka nasıl açıklanabilir?

Gerçi Türk toplumunun Arjantin gibi olmasını engelleyecek bazı unsurlar yok değil. Aile yapımız, tarımda çok sayıda insanın (açlık sınırında da olsa) karnını doyuran küçük işletmelerin varlığı, yakın geçmişte üzerinden iki kez askeri yönetim geçen ülkenin sinmiş olması ve F tipi olaylarında açıkca dışa yansıyan devlet terörünün bugün de pervasızca sürmesi ve (belki önemlisi bu) insanları uyuşturan, yokluğu kabule yönlendiren din kurumunun gücü, bence bu unsurların en önemlileri. Türk toplumu asla mazoşist ya da cefakar değil. Ama sıraladığım etkenler Türk toplumunun tepkilerini törpülüyor.

Ancak yöneticilerin bu tür frenlere fazla güvenmemeleri gerek. Çünkü, bu frenlerin de, doğru ya da yanlış nedenlerle törpülendiğini unutmamak gerek. Aile bağları kentleşme ve de magazin basınımızın katkılarıyla zayıflıyor. Kitleleri açlık-tokluk sınırında doyuran tarım, desteklerin kalkmasıyla çökecek. AB, devlet baskılarının azalmasını ve giderek daha çok demokrasi istiyor. Din de, hele Afganistandan sonra iyice demode. Bu nedenle Türkiye'nin yakın gelecekte Arjantin olmamasını istiyorsak, "toplumsal frenlere" güvenmeyi bir yana bırakıp, çok daha akılcı ekonomi politikaları izlememiz gerekiyor.

ARJANTİN VE TÜRKİYE'DE EKONOMİ POLİTİKALARI

Türkiye'nin Arjantin gibi olmamasının en önemli ekonomik nedeni olarak Şubat ayından bu yana izlediğimiz "dalgalı kur" gösteriliyor. (Bu arada, bu görüşü savunan iktisatçı-yazarların hemen tümü, IMF Şubat ayında önerdiğinde dalgalı kura karşıydı. Bu iktisatçılar arasında günah çıkartana rastlamadım.)

Dalgalı kur, 1) dışsatıma rekabet gücü kazandırdı, 2) uluslarası finansın Türkiye'den faiz kazançlarını engelledi.

Bu gelişmelerden birincisi kolayca anlaşılıyor. İkinciyi daha önce de çok yazdık da, bir daha açıklayalım: Uluslarası finans sermayesinin kazancı, döviz kurunun değer yitirmesinin iç piyasa faizinin altında kaldığı oranda büyür. İç piyasa faizi %80, kur değer kaybı %50 ise, yıllık finans kazancı %30 olur. İç piyasa faizini enflasyon belirler. Aşırı finans kazançlarını önlemek için, devalüasyon oranının enflasyon oranına yakın olması gerekir. Devalüasyon oranını düşük tutarak enflasyonu düşürmeye çalışmak hayalcilikten başka bir şey değildir.

Devalüasyon oranını düşük tutarak enflasyonu düşürmeye çalışırsanız, herkes (işletmeler ve kişiler) dövizle borçlanır. Sonra, gerçekler er ya da geç ortaya çıkacak, büyük oranlı bir devalüasyon olacak ve bu borçlar misliyle katlanacaktır. Arjantin'de olan da budur. Çünkü Arjantin, devalüasyon oranını düşük tutmak bir yana, hiç devalüasyon yapmıyordu, parasını dolara eşitlemişti.

Arjantin ya da Türkiye gibi ülkelerin "sürekli devalüasyon" ya da "kurun aşağı doğru dalgalanması" dışında seçeneği yoktur. Çünkü, bu ülkelerde sanayi de, tarım da verimsizdir. Ancak devalüasyon yoluyla dışarıyla rekabet edebilmektedir.

Bence, belirli aralıklarla toplanıp Ankara'ya giderek, hükümete "Kıbrıs'ı ver, Ege'den vaz geç, Kürtçe TV'ye izin ver" gibi öğütler veren TÜSİAD üyelerinin, işlerinin başında oturup işletmelerinde verimliliği arttırmaya çalışmaları ve "Türkiye'de verimlilik genelde nasıl artar?" konularında kafa yormaları daha yerinde olacaktır. Unutmayalım, dışsatım gücü olan işletmeler, kriz öncesi de, sonrası da ve (bu arada, Kıbrıs'ı vermeden de!) takır takır üretimlerini sürdürdüler.

REKTÖR SEÇİMİ

İstanbul Üniversitesi rektör seçimi bir çok ibret verici gelişmeye neden oldu. Üniversite içinde pek de demokrat olmadığı anlaşılan Sayın Alemdaroğlu, "sayısal demokrasiye" bu kez sahip çıktı. Umarız bundan sonra da böyle yapar.

Alemdaroğlu oylar(ın)a sahip çıkarken, , yıllar boyu "rektörü öğretim üyelerinin seçmesi" ilkesini savunmuş olan "demokrat" öğretim üyeleri, bu kez "şekilci değil gerçek" demokrasiden yana tavır alarak, üniversite mensuplarından en çok oyu almış olan Alemdaroğlu'nun rektörlüğe atanmasına karşı çıktı.

Bu hocalar bir yerde haklı. Demokrasi bir yerde laf-ı güzaf. Önemli olan insanın kendi görüşündekilerin üniversiteyi ele geçirmesi. Sosyalistseniz bir sosyalistin, dinciseyseniz bir dincinin, Türkçüyseniz bir Türkçünün rektör olması "gerçek" demokrasidir!

Bu mantık bizi giderek "devlet egemen sınıfın kullandığı bir araçtır" görüşüne götürür. Eğer gerçek buysa, neden öğretim üyelerini aradan çıkartıp rektörü "egemen sınıfın" atamasına izin vermiyoruz? Öğretim üyeleri de yıllar boyu süren "seçim propogandaları, tartışmaları" kaygılarından kurtulur, kendilerini bilimsel çalışmalaraına verirler. Zaten bu tür çalışmalara ayıracakları zamanları çok az. Bir de seçimlerle filan uğraşmamış olurlar.

YÖK'e yıllarca muhalefet etmiş biri olarak kabul etmem güç ama, bizdeki "rektör seçimi" modeli bayağı iyi galiba. Doğramacı bir konuda haklı. Ne kapitalist, ne de sosyalist toplumlarda rektör seçimi konusunda hocaların görüşü pek alınmaz, parayı veren (batıda müteveliler, (eski) sosyalist toplumlarda) seçimi ya da atamayı yapar. Biz de hocaların görüşü alınıyor ve böylece rektörün camiasına karşı daha duyarlı olması sağlanıyor. Son atamayı da devlet yapıyor, bu arada kendi görüşüne uymayanları eliyor. Süreç sürerken işe basın karışıyor, kamuoyunun görüşleri de alınmış oluyor. Bence iyi bir sistem.

İstanbul Üniversitesi rektör seçiminin başka düşündürdükleri de var. Kemal Alemdaroğlu "intihal" yani "bilimsel hırsızlıkla" suçlandı ve bence bu konuda tam aklanmadı. Sayın Rektör, içinde bilimsel hırszılık yapıldığı açık olan bir kitabın editörlerinden biri olarak görünüyormuş. Rektör bu kitaba sadece resim verdiğini, adının kendisinin bilgisi dışında "editör" olarak geçirildiğini söylüyor. Peki, Sayın Rektör bu konuda yasal bir protestoda bulunmuş mu?

Adı "bilimsel hırsızlığa" karışmış birinin bir bilim kurumunun başına gelmesi, bir korsan yayıncının yayımcılar birliği başkanı olması gibi bir şey ve kabul edilemez. Ancak rektörün, salt bilimsel yeteneklerine göre seçilmesi de gerekmez. Bilimsel yeteneklerle bilimsel payeler alınır, idari görevler değil. En iyi bilimadamı (örneğim Stephen Hawking), en iyi yönetici değildir. "İşbitiricilerin" ya da "üniversiteye para kazandırmayı bilenlerin," "en iyi bilimadamı" olmasalar da, dürüst ve bilime saygılı olmaları koşuluyla rektör olmaları fikrine kendimize alıştırmamız gerekir. En iyi rektörler, bu niteliklere sahip insanlar arasından çıkar. Bu, batıda da böyledir. Unutmayalım, ODTÜ'nün efsanevi rektörü Kemal Kurdaş, bilim adamı değildi.

rergener@bigglook.com

 
Anket
Hükümetin, "Demokratik Açılım" çalışmalarını destekliyor musunuz?
Evet, destekliyorum
Hayır, desteklemiyorum
Konuyla ilgili bir fikrim yok

Anket Sonucu