|
“
Sinemayı ikinci sınıf sanat sayıyorum.”
Birlikte
çalışılması güç bir insan olarak tanınıyorsunuz, gerçekten öyle
misiniz?
Niye? Açıkça taviz vereceğimi söylüyorum ya. Ama bu sinema için
geçerli sadece. Tiyatroda durum başka, tiyatro benim asıl sanat
saydığım alan. Yedinci sanatı daha çok ikinci sınıf sanat sayıyorum
ben. Sinemada başarılı olmanız, sizin dışınızda çok fazla nedene
bağlı. Ve o nedenler, kağıt üstünde çalışırken bile sizin hareket
alanınızı daraltıyorlar.
Televizyon kadar olmasa da, sinema da bir tür kitle iletişim aracı.
Kitle iletişim araçlarıyla sanat yapmak pek mümkün olamıyor. Hele
televizyonda, asla mümkün olamıyor. Televizyon için birçok skeç
vs. yazdım, ve televizyonda sanat yapmanın imkansız olduğunu kesinlikle
kavradım. Sinemada ise ikinci sınıf da olsa, sanat yapılabilir.
Ama tiyatroda sanattan taviz vermem.
Filmi
kendiniz yönetmeyi düşündünüz mü hiç?
Hayır. Belki pek çok yönetmenin katamayacağı şeyler katabilirim
bir filme ama çok temel bazı şeyleri ise beceremem. Film yönetebilmek
için, kafa yormayı hiç istemediğim pek çok teknik bilgiyle donanmam
gerek. Mercekleri, lambaları, ışığı, montaj masasını ve daha pek
çok malzemeyi iyice tanımam gerek, ve bunlara vakit ayırmak isteği
yok içimde.
Ama senaryoyu
teslim edip kenara çekilmek gibi bir niyetiniz de yok herhalde?
Olabilir aslında öyle bir niyetim. Paramı aldıktan sonra, oyun yazmak
üzere köşeme çekilebilirim. Yılmaz Erdoğan kadar büyük imkanlarım
olsa, ben de bir reklam yönetmeni bulup filmi kendim çekmek isterdim.
Teknik konuları reklam yönetmeni çözümlerdi, ben de filmin dramatik
sorunlarıyla ilgilenirdim. Güzel olurdu. Ama şu an öyle bir imkanım
yok. Yılmaz Erdoğan gibi parayı bastırabilecek güçte olsam, evet,
yönetirdim o zaman...
Paramı alır
çekilirim diyorsunuz... “ Hamdi Mümkün ”ü sırf para kazanmak için
mi yazdınız?
Paramı alıp çekilmek kendi tercihim olmaz; ancak “paranı veririz,
ama sen işimize hiç karışmayacaksın.” diye şart koşarlarsa, peki
derim. İstediğim parayı bir hamlede verir de, “gerisine karışma!”
derlerse; kenara çekilip ne yaparlarsa yapsınlar, diyebilirim.
“Hamdi Mümkün” hayatta yazdığım en iyi şey değil. Paramı alıp hayatımdaki
en iyi eseri yazmak üzere köşeme çekilebilirim.Ucuz çalışmıyorum.
İstediğim parayı öderlerse bunu yapabilirim. Ama “şimdilik verdiğimiz
para ile idare et, gerisini daha sonra veririz.” derlerse, ya da
hisse ile çalışacak olursam, o zaman hissemi artırmak için, yapılan
işe burnumu sokmak isterim.
Senaryoyu yazmaya
başladınız mı?
Hayır. Hamdi’ye “Senaryoyu yapımcı bulduktan, oyuncular belli olduktan
sonra yazmam daha akıllıca olur.” dedim. Filmi onunla yapıp yapmayacağım
belli olmadan senaryoyu yazmak istemiyorum. Bunu biraz da tehdit
anlamında söyledim ona.
Peki yazmaya
başladıktan ne kadar süre sonra tamamlanır senaryo?
Aslında keşke “Jigolo” çekilebilseydi önce. Çünkü “Jigolo”, üzerinde
bir ay çalıştım, 50 sayfalık uzun bir tretman yazdım. “Jigolo”nun,
pek çok işi hallolmuş durumda. Çok sıkışsam bir ayda bitirebilirim
onu yazmayı; ama “Hamdi Mümkün” üzerinde henüz sadece üç gün çalıştım.
En az üç ay çalışmam lazım “Hamdi Mümkün” senaryosunu tamamlamak
için.
“
Nasuh
Mahruki’nin oynamasını düşünüyorduk.”
Hikayeyi
ne zaman yazdınız? Böyle bir hikaye yazmak nereden aklınıza geldi?
Geçen sezon Hamdi için TV skeçleri yazıyordum. Bir karakter yaratayım,
devamlı bir skeç olsun diye düşünürken Hamdi Mümkün ortaya çıktı.
İlk taslakta Hamdi Mümkün, Enver Paşa’nın Allah-ü Ekber Dağları’nda
dondurduğu 100.000 askerden biri olacaktı.
Nasuh Mahruki 90 yıl sonra o dağlara tırmanırken onu bulup şehre
getirecekti. Böyle bir tip İstanbul’a gelince neler olacak diye
düşünmüştüm. Herkes ona hilkat garibesi gibi davranacak, o da zamana
ve zemine uyum göstermeye çalışacaktı.
O ilk taslakta yalan ilacı fikri yoktu. Ama o fikri de yeni bulmuş
değilim. Yalan ilacı, Hamdi’nin oynamasını düşündüğüm eski bir tiyatro
projesiydi. Bir kimyager yalan ilacını bulacak, bu yüzden başı derde
girecekti.
Daha sonra, dizi film değil de sinema filmi yazmaya karar verince,
Allahü Ekber dağlarında donan adamın hikayesiyle yalan ilacını bulan
adamın hikayesini birleştirdim ve olayı Allahü Ekber dağlarından
alıp Abdülhamit dönemine, 31 Mart günlerine çektim. Hamdi Mümkün’ün
Abdülhamit’in sığınağında donmasına karar verdim.
İşte böyle aşamalardan geçti hikaye. İlk aşama da enteresandı aslında.
Mahruki’nin oynamasını düşünüyorduk. Hamdi projenin o halini de
çok seviyordu, ama o sıralar her gün skeç çektiği için daha sonra
yapılmak üzere bir köşeye ayırmıştı onu.
Sonra kriz yüzünden zora girince beni işten çıkardı, ben de işsiz
kalınca boş durmamak için bari “Hamdi Mümkün”ü bir sinema filmi
haline getireyim dedim. Başlangıçta tek sayfalık bir hikayeydi,
üzerinde yoğunlaşarak biraz çalışınca, şimdiki haline geldi. Ve
tabii, bu halini Hamdi daha çok beğendi...
Yıldız Sarayı’nda
hikayede adı geçen gizli sığınak var mı? Ya da film çekildikten
sonra böyle bir arayışa girilebilir mi?
Sanmıyorum. Ben böyle bir şeyi düşünmenin çok da ters olmayacağını,
Abdülhamit’in böyle bir sığınak yaptırmayı düşünmeye müsait bir
karakteri olduğuna karar verdim. Hakkında edindiğim ayrıntılı bilgiler,
Abdülhamid’in çok vesveseli bir adam olduğu konusundaki eski ezberimi
doğruluyordu.
“
Amerikalılar ‘fuck’ kelimesini filmlerde rahatça kullanıyorsa, biz
de kullanırız.”
Türk
sinemasına bakışınızdan söz eder misiniz biraz? Sinemamızda
son dönemde meydana gelen kıpırdanmaları nasıl görüyorsunuz? Eskiden
filmler bu kadar çok iş yapmazdı, şimdi durum biraz değişti galiba...
Bunların en iyisi sayılan, en çok iş yapan “ Vizontele ”yi gördüm
ve çok beğenmedim. En iyi filmin “ Eşkiya ” olduğu söyleniyor ama
ben onu da pek beğenmiyorum. Kötü film değil, seyrediliyor, sıkmıyor.
“Vizontele” de sıkmıyor zaten, o da seyrediliyor, ama bu yeterli
değil.
Tiyatrocuların
sinema yapmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce tüm tiyatrocular
para kazanmak için sinema yapmak zorunda mı?
Bence, benim haricimdeki tüm tiyatrocular para kazanıyor. Çoğunun
maaş garantileri var. Onların yerinde olsam, yani maaş garantim
olsa, onların yaptığı pek çok şeyi yapmazdım. Saçma sapan projelerde,
televizyon filmlerinde oynuyorlar, ayıplıyorum.
Gerçi ben de masum değilim: “Sahte Dünyalar” adlı 200 bölümlük bir
pembe dizide 100 bölüm oynadım. Ama, TRT yapımıydı ve nispeten eli
yüzü düzgün bir prodüksiyondu.
Diğer oyuncular
da para kazanmak için yapıyorlar zaten bunları. Kimse arkasında
durmuyor yaptığı işin...
Maaş garantim olsa, “Sahte Dünyalar”da da oynamazdım ben. Ama Uğur
Polat, Meltem Cumbul falan severek oynuyorlardı.
Son dönemde
en beğendiğiniz film hangisi?
Serdar Akar’ın “Gemide”sini beğeniyorum. Ama yine de dört dörtlük
diyemiyorum, seyircinin o filmi seyredemeyeceği çok belli; klostrofobik
bir film, klostrofobik olması da hata değil. Klostrofobik filmler,
yoğun filmlerdir, benim en sevdiğim tür filmlerdir. Türkiye’de hiç
çekilmeyen türde filmlerdir.
Eğlendirici değildirler, hele geniş kitleler için... Risklidirler.
Hele Türkiye gibi bir ülkede... Filmi çeken insanlar, “Gemide”nin
risklerini göze almışlar. Buna saygı duyuyorum. Genel seyircinin
hoşlanmayacağını, küfürlü dili yüzünden TV kanallarına satılamayacağını
bile bile yapmışlar filmi.
O nedenle, insana cesaret veren, ardından gelenler için yol açıcı
işlev gören bir film. “Gemide” sayesinde, böyle filmlerin artık
bizde de yapılabileceğini kanıtlamış olduk. “Gemide”, bir anlamda,
tüm filmcilerimizin rüştünü ispat etti.
Filmde en yakası açılmadık küfürler, en natüralist biçimde kullanılıyor.
“Madem ki İngiliz ve Amerikalılar ‘fuck’ kelimesini filmlerde rahatça
kullanıyor, biz niye kullanamayalım.” demiş filmi çekenler. Bu sinemamızda
doğallığa ve inandırıcılığa doğru önemli bir aşama... Tabii bu tek
başına bir filmi güzel yapmaya yetmez ama yeni ve cesur bir aşama...
|