“
Jean Paul Sartre
bile beğenirdi “ Hamdi Mümkün ”ü...”
Son dönem
Türk sinemasında hoşa gitme adına yapılan pek çok şey var. Bunun
dışında olduğu için belki de...
Evet,
sanki hiç hoşa gitmemeye çalışılarak yapılmış film. Hikaye çok sağlam
kurulmuş. Çok enteresan olmasa da hatasız bir yapısı var, inandırıcı
olmayan hiçbir şey göremiyorsunuz. Eğlenceli bir film değil ama
çok sağlam bir hikayesi var.
Sağlam hikayeler, Türk sinemasında çok bol bulunan şeyler değildir.
Hele bu hikayenin televizyona satılamayacak bir hikaye olması, görülmüş
şey değildir. Filmde o kadar çok küfür var ki, televizyonda gösterilmesi
mümkün değil. Kısaltılacak gibi de değil. Küfürlerin yerine bip
bip koysanız, film bip biplerden ibaret olurdu.
Belki şifreli kanalda oynatırız diye hesaplamışlar ama şifreli kanalda
gösterildiğinde bile, kanal, film yüzünden kapatma cezası almış.
Yenilerden en
iyi bulduklarınız kimler?
Son
zamanların en başarılı filmi Serdar Akar’ın çektiği “Gemide” ama;
en keyifli film Ömer Vargı’nın çektiği “Her Şey Çok Güzel Olacak”...
İkisinden hangisini çekmek ya da seyretmek isterdim diye kendime
sorduğumda, “keyifli olanı” diye cevap veriyorum.
Derviş Zaim’in ilk filmini gördüm, o yüzden hiç umudum yok ondan.
Son filmi de zaten bildiğim kadarıyla hiç çalışmadı. Gişe benim
için aşağılanacak bir kriter değildir; bir film, insanlarda bilet
almak isteğini yaratabilmelidir. Ama bilet alma isteği çok suni
ve sinemasal olmayan yöntemlerle de, örneğin reklam bütçeleriyle
de, yaratılabildiğinden; gişe, başarıyı ölçmek için tek kriter de
sayılmamalıdır.
Hem entelektüellerin, hem de sıradan bir simitçinin bile saygısını
kazanabilmeli bir film. “Hamdi Mümkün” böyle bir film olacak. İzleseydi
Jean Paul Sartre bile beğenirdi diyecek herkes. Ama aynı zamanda,
simitçiler de beğenecek. Böyle bir filmin örneği yok Türk sinemasında.
Coşkun Büktel’in
sanat anlayışı nedir?
Dürüst olmak.
“
Yaptıklarımın beni kahramanlaştırıyor... ”
Dokuz köyden
kovulsam da dürüst kalacağım diyorsunuz yani?
Kovamıyorlar aslında ama yine de bir bedel ödüyorum. Oyunlarımın
oynanmasını engelliyorlar. Yazar değilmişim gibi, sözlüklerde, antolojilerde
falan yerim olmuyor. Bu bedele razıyım. Ne de olsa onlar benim yüzümden
çok daha ağır bedellere katlanmak zorunda kalıyorlar.
Ama sanırım o bedellerden hiç yüksünmüyorlar; daha önce de bir yerde
yazdığım gibi: “Ben ancak maddi sefalete dayanıklıyım ve bununla
övünüyorum; karşımdakiler ise ancak manevi sefalete dayanıklılar
ama bununla övünemezler.”
Aslında “Hamdi
Mümkün” de siz oluyorsunuz belki bu noktada?
Hayır, Hamdi Mümkün’ün benim gibi kaygıları ve mücadelesi yok, daha
sade bir insan o, kahraman olmaya çalışmıyor. Bense kahraman olmaya
çalışmasam bile, kahramanca davranmakta olduğumun bal gibi farkındayım;
ya da en azından ne yaptığımı biliyorum, yani özellikle kahraman
olmaya çalışmıyorum ama sonuçta yaptıklarımın beni kahramanlaştırdığını
hissediyorum. Çünkü mücadelemde, öyle istemesem bile, bir kahraman
gibi tek başımayım.
Sizin kitaplarınız
çevrildi mi peki başka dillere? Böyle bir gayretiniz oldu mu?
“Theope”nin bitmiş bir çevirisi var. Derya Şendil ve İrlandalı bir
tiyatrocu kız ile birlikte o bitmiş çeviri üzerinde biraz daha çalıştık;
ama ben yine de henüz çok beğenmiyorum yaptığımız çeviriyi, bir
de şu var ki, son çalışmamız yarım da kaldı. Bence “Theope”, İngilizce’de,
Türkçe’den daha iyi bile olabilirdi. Çünkü “Theope” yöresel değil,
evrensel temaları işleyen bir oyun ve İngilizce, daha çok olanakları
olan bir dil...
Ibsen “Theope”yi
okusa çok beğenirdi diyorsunuz. Bunun megalomanyaklıkla bir alakası
var mı?
Ben dürüst olmakla alakası olduğunu düşünüyorum. Bir şeye inandığım
zaman onu söylüyorum, öyle düşünmüyormuş gibi yapmayı sevmiyorum.
Bir deli kadar rahat konuşan bir adamım, düşündüğümü söylerim, ama
delilerin bir “Theope” yazabileceğini sanmıyorum, akıllılara hakaret
olurdu bu.
“
İnternet yanlış kullanılıyor. ”
Son
olarak, internet hakkında ne düşünüyorsunuz?
İnternetin ticari olmasından rahatsızım. İnternette iş yapan herkes
para kazanmak için iş yapıyor. İnterneti ilk duyduğumda, onu dünyanın
en büyük kütüphanesi olarak düşünmüştüm. Safça bir temenniydi bu.
Ama internete girince gerçeğin öyle olmadığını anladım, anladıkça
da tepki duydum. Yanlış bir yolda internet, yanlış kullanılıyor
bence; bütün dünyada böyle.
Dünyanın en büyük kütüphanesi olsaydı, o zaman daha çabuk yayılırdı.
Belki otuz sene sonra bu yönde gelişebilir, bilmiyorum; ama şu anda
internete girmek televizyonda reklamları seyretmek gibi, hiç de
akıllıca olmayan bir şey gibi geliyor bana.
İnternete girdiğinizde dolaylı dolaysız reklama, yani birilerinin
size hazırladığı tuzaklara maruz kalıyorsunuz. E-mail yollamanın
ve porno sitelerinin dışında internetin çok işe yaradığını düşünmüyorum.
Bazen, diyelim bir film seyrederken, filmin senaristini merak edince
açıp bakıyorum. Adam hakkında doğru dürüst bilgi bulamıyorum. Adamın
kitaplarını sana kaça satacaklarını söylüyorlar sadece. Oradan,
dolaylı olarak adamın şu şu şu kitapları olduğunu, fiyatlarını öğreniyorsunuz.
Ama adam hakkında iyi niyetle hazırlanmış bir bilgiye ulaşamıyorsunuz.
Yine de, gerekliliği inkar edilemeyecek, kaçınılmaz bir araç İnternet...
|