|
Yasujiro
Ozu, Japon yönetmenlerin en Japonu olduğu gerekçesiyle yaygın
övgü almıştır. Aslında, Akira Kurosawa'nın ve Kenji Mizoguchi'nin
filmlerinin uluslararası film festivallerinde ödül üstüne
ödül kazdığı dönemde, Japon dağıtımcılar Batı onun eserlerinin
ince güzelliğini anlamaz diye filmlerini ülke dışında gösterime
sokmaya yanaşmamışlardı. Neyse ki bu tür korkuların temelsiz
olduğu ortaya çıktı ve Ozu artık sinemanın büyüklüğü su
götürmez yönetmenlerinden biri olarak tanınıyor.
Sinema
kariyerinin tamamını ticari kulvarda çalışarak geçirmesine
karşın, Ozu'nun fikir yüklü eşsiz tarzı, belki de sinema
tarihinde benzerini bulamayacağınız derecede kişisel bir
tarzdır. Daha da önemlisi, Ozu'nun büyüklüğü bu tarzın anlamı
yansıtmasıyla perçinlenir; titizliği ve zenginliği, sonuçta
yaşama dair derin, bir o kadar da sükûnet dolu ve dokunaklı
bir vizyonu ortaya çıkarır. Ozu'nun ardında bıraktığı eserler
bütünü, duyguları istikrarla dizginleyişiyle, insan zaaflarını
algılayışında büyüklük taslamayan cömertliğiyle ve benzersiz
homojenliğiyle, başka bir sinemacının eserleriyle karıştırılamaz.
Yasujiro
Ozu 12 Aralık 1903'te, Tokyo'nun tarihi Fukagawa bölgesinde
doğdu. Babası Tokyo'da gübre satarken, o iki erkek kardeşiyle
birlikte kırsal kesimde, Matsuzaka'da eğitim aldı. Bunun
sonucunda on yaşından yirmi yaşına kadar babasını nadiren
görebildi. 1916'da Uji-Yamada'da orta okula başladı; anlaşıldığı
kadarıyla muzip, kavgayı ve içkiyi seven, ele avuca sığmaz
bir öğrenciydi. İçki içmek erken yaşta edindiği ve hiçbir
zaman da terk etmeyeceği bir alışkanlıktı. Ağabeyi Shinichi'nin
okuduğu prestijli Kobe Ticaret Lisesi'nin giriş sınavına
katılmak yerine, sinemada "Zenda Mahkûmu"nu seyretmeyi
yeğlemişti.
Ozu
ilkgençliğindeki bu sınav kırma döneminde, sinemaya yönelik
bir sevgi geliştirdi. Sinema hayranlığı ilk olarak, eski
Atagoza Sineması'nda Matsunosuke'den görkemli bir tarihi
film izlediğinde başladı. Pek az vasfa sahip olan Ozu, Matsuzaka'dan
biraz uzakta küçük bir dağ köyüne yardımcı öğretmen olarak
tayin edilmeyi başardı - bu, üniversite diplomasının gerekli
olmadığı bir pozisyondu. Birkaç yıl sonra Tokyo'ya dönüp
ailesiyle yaşamaya başladı. Yeğeninin sinemaya duyduğu sevginin
farkında olan amcası, onu Shochiku Film Şirketi'nin o zamanki
yöneticisi Teihiro Tsutsumi ile tanıştırdı. Çok geçmeden,
1923'te, babasının hiç istememesine karşın, Ozu kameraman
yardımcısı olarak onlarla birlikte çalışmaya başladı. Tadamoto
Okubo'nun yardımcı yönetmeni olduktan sonra, bir yıldan
kısa bir süre içinde ilk senaryosunu yazıp filme çekilmesi
için teklif götürdü. Yönetmen olarak ilk filmiyse, ikinci
senaryosundan çektiği "Zange no yaiba / Tövbekarlığın
Kılıcı"ydı. Ozu 1927'den ölümüne kadar 54 film yaptıysa
da, şu anda bunlardan ancak 33'ünün kopyası bulunmaktadır.
Üretken
bir sinemacı olan Ozu, 1928'de başlayıp 1931'de sona eren
dört yıllık sürede 21 uzun metrajlı kurmaca film çekti.
İlk dönemindeki filmlerinin çoğu öğrenci komedileri, gangster
filmleri ve melodramlardı. 30'ların başlarındaki filmlerinden
bazılarında ses vardı ama diyalog yoktu; 1936'ya kadar konuşmalı
film çekmedi. 1932'de dokunaklı komedi "Umarete wa
mita keredo / Doğdum, Ama..." ile yaratıcı temposunu
buldu. İlk ticari başarısını getiren bu film, İkinci Dünya
Savaşı öncesinde çektiği en iyi filmlerden biri kabul edilir.
Ozu'nun o dönemin Japon ya da Hollywood sinemasının geleneklerine
zıt yönde giden kendine has sinema tarzını oluşturması da
aynı zamana denk gelir. Sinema tarzını iyice inceltip basitleştirmek
için çabaladı, olay örgüsünü ve görsel sentaksı kıstı. Kararma,
erime ve pan gibi dayanak noktalarını sinema paletinden
attı. Bunu takip eden yıllarda, Ozu sanatını sürekli arıttı,
evle ilgili durumlara (kuşak farkı, ailede ölüm, evlilikte
sürtüşmeleri, işsizlik, düğün planları, vb.) giderek daha
çok odaklandı ve bu durumları sanayileşme, batılılaşma ve
kapitalizmle baş etmeye çalışan, incelikle resmettiği çağdaş
bir Japonya'nın içine oturttu. İkinci Dünya Savaşı sırasında
pek az kurmaca film çekti, çektikleri de - "Chichi
ariki / Bir Baba Vardı" (1942) gibi - savaşı görmezden
geliyorlardı. 1943'te, propaganda filmleri birliği üyesi
olarak Güney Doğu Asya'ya gönderildi ve burada birçok Hollywood
filmini görme fırsatı buldu. 1945'te savaş sona erdiğinde
Singapur'daydı ve altı ayı savaş esiri olarak geçirdi.
Ozu
savaşın ardından yaratıcılığının doruğuna ulaştı. 1949'da,
önceki senaryolarının çoğunu yazan Kogo Noda'yla işbirliğine
kaldığı yerden devam etti ve ikisi birlikte Ozu'nun son
13 filminin senaryosunu yazdılar. Bu dönem, en iyi filmlerinden
bazılarına gebe oldu: "Banshun / Geç Gelen Bahar"
(1949), "Bakushu / Erken Gelen Yaz" (1951), "Soshun
/ Erken Gelen Bahar" (1956), "Ukigusa / Dalgalanan
Otlar" (1959), "Sanma no aji / Bir Güz Öğledensonrası"
(1962), ve genellikle gelmiş geçmiş en büyük filmlerden
biri kabul edilen başyapıtı "Tokyo monogatari / Tokyo
Hikâyesi" (1953) gibi. 1959'da Japonya Sanat Akademisi
Ödülü'nü aldı, 1952'de ise Sanat Akademisi üyeliğine seçilen
ilk sinemacı oldu. Şefkatli annesinin üzerine titrediği
Ozu hiç evlenmedi, benzersiz bir anlayış ve beceriyle resmettiği
karmaşık Japon aile hayatına dair çok az deneyimi oldu.
Ozu 12 Aralık 1963'te, 60. doğum gününde, Kamakura'da kanserden
öldü. Cenaze töreni, Shochiku Co., Ltd. ve Japonya Yönetmenler
Birliği tarafından, Tokyo'daki Tsukiji Honganji tapınağında
yapıldı.
Ozu'nun filmleri Japonya'da hem seyirciler, hem de eleştirmenler
nezdinde çok popülerdi; kariyeri süresince altı filmi, yıllık
Kinema Jumpo ödüllerinde birinci sırayı aldı. Anayurdunda
büyük övgü görmesine karşın, otuz altı yıllık yönetmenlik
kariyeri boyunca Ozu'nun neşeli beyaz-yaka hümanizminin
dünyanın diğer ülkelerindeki seyircilerden bir karşılık
bulamayacağı varsayılıyordu. Bu yüzden de filmleri yurt
dışında gösterime girmedi ve yönetmen yaşamı boyunca, onunla
aynı dönemde çalışan Akiro Kurosawa ve Kenji Mizoguchi'nin
sahip olduğu uluslararası üne hiç kavuşamadı. Şimdilerde
ise Ozu'nun filmleri eleştirmenlerin "gelmiş geçmiş
en iyi filmler" listelerinde düzenli olarak boy gösteriyor,
kendisi de, Kubrick ve Fellini'lerle birlikte, yirminci
yüzyıl sinemasının en önemli şahsiyetlerinden biri mertebesine
çıkarılmış durumda.
Başka
hiçbir büyük yönetmen hem konusunu hem de tekniğini Ozu
gibi sınırlamamıştır. Onun filmleri yalındır, düşünce doludur,
nostalji ve hüzünle bezelidir. 1927'den 1962'ye uzanan kariyeri
süresince, Ozu filmlerinin kapsamını arıtmış ve daraltmış,
temel unsurlarına indirgemiştir. Ozu'nun neredeyse tamamen
çağdaş yaşama dair evle ilgili dramlarla ya da Japonca deyişle
"gendai-geki" türüyle sınırlı eserler toplamı,
tema açısından bir filmden diğerine hayli tutarlılık gösterir.
Yönetmen defalarca aynı durumları ele almış, tema, motifler
ve üslûp üzerine sonsuz sayıda latif, hatta oyunbaz çeşitlemeler
sunmuş, zaman zaman da kendi filmlerini yeniden yapmıştır.
Ozu
ülkesinin sinemasında ayrıcalıklı bir konuma - orta sınıf
ailesinin ozanı konumuna - sahiptir. Başyapıtı "Tokyo
Hikâyesi" ve birçok başka filminde olduğu gibi, Ozu
Japon ailelerinin dolambaçlı ilişkilerini ihtiyat ve içtenliğin
hayret verici bir bileşimiyle gözlemler. Filmlerinin öyküleri
genellikle birbirine çok benzer; hatta bazıları önemsiz
bile görünebilir, ama Ozu karakterlerini derinden anlamıştır
ve küçük olaylardan büyük trajediler çıkarmayı bilir. Karakterlerin
özellikleri farklılık gösterebilse de, hepsi aynı sessiz
dünyaya rahat bir şekilde yerleşmişlerdir. Filmlerinde kahramanlar
ya da kötü adamlar, muazzam başarılar ve büyük başarısızlıklar
yoktur. Onun karakterleri, sıradan hayatlar süren sıradan
insanlardır. Çatışma, anne ya da baba ile çocuk arasındaki
ilişkide meydana gelen doğal değişikliklerden çıkmaktadır.
"Geç Gelen Bahar"da evlenip dul babasını yalnız
bırakma konusunda isteksiz kız ya da "Doğdum, Ama..."da
babalarının mütevazı sosyal konumunun farkına varan iki
küçük çocuk gibi. Ozu'nun insanlık hallerine karşı olağanüstü
hassasiyeti ve gündelik hayatın kalıplarını nüanslarıyla
anlaması, sıradan görünen bu çatışmalara geleneksel Hollywood
dramlarında ender bulunan, muazzam bir duygusal güç yükler.
Ozu kariyerinin son demlerinde muhtemelen entelektüel açıdan
nüfuz edilebilir bir janrda çalışan en engin insaniyete
sahip, en felsefi yönetmendi.
Ozu'nun
kusursuz bir biçimde kontrollü kurgu tekniği ve kameranın
hep yere yakın tutulduğu, oyuncuların sık sık izleyiciyle
yüzyüze olduğu önden alınmış düz kompozisyonlardan oluşan
görsel üslûbu, yıllar içinde bayağı bir analize konu olmuştur.
Kamerası nadiren kımıldar, çoğunlukla hep aynı hizada, yerden
biraz yukarıdadır. Yönetmenin kahramanlarını filme alma
biçimi anlamlıdır: Japonlar iskemlede değil hasır üzerinde
oturduğu için, gerçekçilik arayışında atılacak ilk doğal
adım, onları göz hizasından çekmekti. Bu yüzden kamera yerde
durup bel hizasının biraz altından çeker ve sadece 50mm
objektif kullanır; böylece sanki izleyici tatami hasırına
oturmuş da sahneye oradan bakıyormuş izlenimi edinilir.
Ozu
uzamda devamlılığı görsel estetiğin emrine amade kılmıştır.
Kurgusu telaşsızdır ve sık sık sahnelerin gerçek zamanda
ilerlemesine izin verir. Öykülerindeki bütün o yoğun duygulara
karşın, yüzleşme yoktur; ancak, karakterlerinin yüzlerindeki
anlık hayal kırıklığı ve gücenme izleri, yeterince yüksek
sesle konuşur. Ozu'nun alamet-i farikası Zenvari minimalizmi,
diğer Japon sanatlarının estetik geleneğine sıkı sıkıya
tutunan bir sinemasal saflık örneğidir ve o zamanlar Batı'da
yapılan, Kurosawa'nın da "Shichin No Samurai / Yedi
Samuray" (1954) gibi samuray destanlarıyla kucakladığı
sinemanın melodramatik üslûbuna doğrudan bir tepki olarak
gösterilir. Bazı akademisyen yazarlar onun filmlerinin neden
bu kadar iyi işlediğini ortaya çıkarabilmek için kronometrelerini
alıp tek tek planların süresini bile tutmuşlardır.
Ozu
renkli film çekmeye 1958'de başladı ve son altı filminde
renkleri çok etkileyici bir güzellikle kullandı. Renkle
deney yapmaya istekliydi, ama standart Akademi oranından
daha geniş olan her çerçeveden kaçınıyor, geniş çerçevenin
"bir parça tuvalet kağıdına benzediğini" söylüyordu
Bu yüzden bütün Ozu filmlerinin görüntüleri 4:3 oranındadır.
Ozu canlı renkleri özellikle seviyordu ve devamlı kullandığı
Agfa filmden elde ettiği kırmızılara bayılıyordu.
Ozu
kariyerinin sonlarında Japon Yeni Dalga'sının putkıran yönetmenlerinin
eleştirilerine hedef oldu. Çoğu onun film üslûbunu "katı"
bularak kötüledi, bazılarıysa toplumsal konuları ele almayı
reddetmesini eleştirdi. Ancak onun sessiz, olağan sınırları
aşan insanlık vizyonu zaman içinde değerinden hiçbir şey
yitirmedi ve Wim Wenders, Jim Jarmusch, Martin Scorsese
gibi farklı farklı batılı yönetmenler üzerinde kalıcı etkiye
sahip oldu.
"Ben
bir tofu'cuyum. Tofu kızartabilirim, ama hiçbir zaman biftek
ya da hamburger yapamam, bana bunlar sipariş edilse bile...
Eğilimleri ancak önemsiz meselelerde takip ederim. Önemli
meselelerde, ahlâkı takip ederim. İş sanata gelince, kendimi
takip ederim." - Yasujiro Ozu
Festival
Programı için tıklayın...
|