popüler sinemanın faydaları,
mercimeğinkinden öteye geçer mi ?
“Abuzer Kadayıf” filminin gösterime girmesi ve hemen sonrasında Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yaşanan sönük ve iddiasız bir ulusal yarışmanın ardından, Türk sineması üzerine çeşitli tartışmalar alevlenmeye başladı.
Kimileri, kazanç sağlamak uğruna yapılan karaktersiz popüler filmlerin, Türk sinemasının sonunu hazırladığını iddia ederek, “biz dememiş miydik?” gibilerinden festival üzerine ahkam keserken, bu tarz yapımların, sektörü canlandırdığını, seyirciyi Türk filmlerine çektiğini ve böylelikle sanatsal filmlere de yarar getirdiğini savunan diğer bir kesim de, Antalya’daki festivalin atmosferine hakim olan ruhsuzluğu hayretle karşılayarak, kelimenin tam anlamıyla küçük dillerini yuttular.
Aslına bakılırsa, her iki taraf da bir ölçü haklı ve önemli bir ölçü de haksız. Öncelikle, bu son gelişen olaylara kayıtsız kalmanın doğru olmadığı gibi ateşte kül bırakmayan alevli tartışmaların içerisine de girmenin yersiz olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü aksi taktirde, Türk sinemasıyla ilgili olan reel unsurları gözden kaçırmak olası hale geliyor.
İsterseniz, öncelikle vizyona giren son Türk filmi olan “Abuzer Kadayıf”tan başlayarak Türkiye’deki, başta popüler film furyası olmak üzere gelişen trendi ele alalım. Bunu yaparken de, elimizden geldiği kadar, Türk sinemasının kimliği ve geleceği gibi konuları irdelemeye çalışalım. Belki bu tarz bir yaklaşım, son Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin halet-i ruhiyesini daha iyi anlamamızı sağlayabilir.
“Piano Piano Bacaksız” ve “Uçurtmayı Vurmasınlar” gibi Türk sinemasının iki güzide filmine imza atan ve böylelikle Oscar Ödülü’ne aday gösterilen iki Türk filminin yönetmeni olma ayrıcalığına sahip olan Tunç Başaran, kendisiyle son filmi “Abuzer Kadayıf” üzerine yaptığımız kısa ve hoş bir sohbetten anladığımız kadarıyla, popüler filmlere olumlu yaklaşan ve Türk sinemasının geleceğine umutla bakan sinemacılarımızdan biri.
Zaten Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin ulusal yarışma bölümüne katılan filminden de bu rahatlıkla anlaşılıyor. Filmografisi içerisinde pek çok popüler film yer alan Başaran, geniş kitlelere seslenen filmlerin yapılmasını, Türk sinemasının gelişmesi adına kaçınılmaz olarak görüyor.
Bir sanat dalı olmasının yanı sıra, aynı zamanda çok büyük bir ticari bir kurum olan sinema, ancak geniş kitlelere ulaşabilen filmlerle ayakta kalabilir diyen Başaran’ın bu sözlerine bir ölçü de olsa katılsak bile, şu unsurun altını çizmek gerekiyor ki, popülerlik anlayışı, dolayısıyla da seyirci ya da bir başka deyişle talep karakteri eskiye oranla oldukça değişmiş durumda.
Günümüz Türkiyesi’nin sinema seyircisi, çoğunluğunu genç kuşağın oluşturduğu, televizyonla gözünü açan bir kitle. Ve ne yazık ki, televizyon gerek teknik ( biçim ) ve gerekse de program ( içerik ) anlamında soft-Amerikan bir tek-taraflı iletişim aleti. Sürekli alıcı ve dolayısıyla manipüle edilen konumundaki seyirci, oldukça seviyesiz ve çağdışı bir şekilde sunulan Amerikan filmleri ya da Amerikan kopyası dizi ve programlarını tüketiyor. Kısacası, Suha Arın’ın da belirttiği gibi, televizyon seyircisi, her öğün “şizofrenik bir salatayla” sofradan kalkıyor.
İşte bu şizofrenik televizyon dünyasından gelen genç kitle, Amerikan dağıtım şirketlerinin boyunduruğu altında olan sinemalarımızda da aynı tarz muameleyi görüyor ve hatta aynu muameleyi görmek istiyor. Bu yüzden de Türk filmlerinden, tüketimine alışık olduğu sindirimi kolay bir teknik ve anlatım bekliyor.
Bu unsuru göz önünde aldığımız vakit, günümüzün popüler sinemasının, Atıf Yılmaz’ların popüler sinemasından oldukça farklı olduğunu söyleyebiliriz. Zaten talep farklı olduğu için, bu farklılığın olması da kaçınılmaz. İşte bu noktada, seyircinin beklentisini karşılamak gerektiğini savunan Tunç Başaran, bu bahsettiğimiz noktayı çok iyi tespit etmiş ki, son filmi “Abuzer Kadayıf” ile talebi fazlasıyla karşılamaya soyunmuş.
Şurası bi gerçek ki, altyapısı olmayan kurumsallaşamamış bir sinema olan Türk sineması, kısa erimli çıkarlara boyun eğdirilen ve böylece gelişmeyi bırakın giderek yok olmaya doğru ilerleyen bir sinema. Zaten bu zamana kadar, film yapımından tutun da sinema eğitimine kadar, sürekli bireysel çabalarla soluk alan Türk sinemasının, ölü toprağı kaldırmak yerine bu toprağa su serpmeye devam ettiğini söyleyebiliriz.
Aslında aksi bir tutumun da sergilenmesini beklemek fazla idealist bir tavır olurdu. Modern olmayı içine sindirememiş, çağdaş sosyal yaşamın ve demokrasinin oluşmasının yegane şartı olan bilinçli ve bağımsız sivil toplumsal düzeni oturtamamış bir kültür, sürekli gelişimi hedefleyen bir “üst” iradeyle yönetilirse, yapılacak olan, yırtıkları yamamaktan öteye gidemeyecektir. Bu anlamda, sektörü canlandırmak ve seyirciyi çekmek adına düzeysiz filmlerin yapılması çok normal gözüküyor. Şurası da bir gerçek ki, popüler sineması tatminkar olmayan bir sinemanın, sanatsal filmler üretmesi söz konusu da olamaz.
Türk sinemasının önünde çözümü oldukça zor olan büyük bir ikilemin olduğunu söylemek mümkün: Sinemayı sektörel anlamda kalkındırmak için popüleriteye ağırlık vermek ya da uzun erimli düşünerek kurumsal anlamda yatırım yapmak. Aslında çözüm çok basit: her ikisini de eşit düzeyde gerçekleştirmek. Fakat bu da, Türk sinemasının koşulları ile maddi ve zihinsel kapasitesi göz önünde bulundurulduğu vakit imkansız görünüyor.
Görünüşe bakılırsa Türk sinemacıları, yaklaşık son beş yıldır birinci yolu deniyor. Şerif Gören’in “Amerikalı” filmiyle başlayan, “hafif” filmler rüzgarı, “İstanbul Kanatlarımın Altında”, “Eşkiya”, “Ağır Roman”, “Propaganda”, “Karışık Pizza”, “Kahpe Bizans”, “Güle Güle”, “Fasulye” ve son olarak da “Abuzer Kadayıf” ile devam ediyor. Bu filmlerin ortak noktaları, seyirciyle buluşmaları. Bunun filmlerin kendilerine mi borçlu olduğu sorusu muğlak.
Amacımız bu filmler üzerine tartışmak değil. Fakat şurası bir açık ki, bu filmlerde de bazılarında kısmen bazılarında bariz olarak gözüken bir trend yaşanıyor. O da, gerek hikaye anlatımı ve gerekse de oyuncu anlamında televizyona sarılmaları. Bir zamanlar televizyonla mücadele edeceğim diye kendi ipini çeken Türk sineması, şimdilerde ipini televizyona teslim etmiş görünüyor.
|