Savaşmadan aşk olmuyor!
Temelde
oldukça karmaşık bir duygusal yoğunluk olan aşkın tanımlanmasında ve somut yaşam
içerisindeki yaşantılanma biçiminde, sanatın sunduğu yüceltilmiş, ulaşılmaz, ideal
ve bir anlamda auratik formun belirleyici bir etmen olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla
aşkın tasvirinin, Sapho' nun şiirlerinden bu yana, insanlık tarihinin gelişimiyle
birlikte değişime uğrayan ve bu nedenle farklı tahayyül biçimleri sunan sanatın
yapısal formuyla birlikte değiştiğini düşünebiliriz.
Sanat
türleri içerisinde günümüzün en kitlesel olanı ve dolayısıyla aşk
gibi duygu figürlerinin ve somut davranış kalıplarının tanımlanmasında
olduğu kadar biçimlenmesinde ve dönüşmesinde belirgin bir unsur
teşkil eden sinemada, sanatın diğer türlerinde olduğu gibi, aşkın
temsilinin yeri yadsınamaz.
Hatta " unutulmayanlar " diye tabir edilen, hafızalardan
silinmeyen ve her daim yeniden izlenebilen klasiklere bir göz attığımızda,
aşkın önemli bir yer teşkil ettiğini görebiliriz. Bu doğrultuda,
aşkı ön plana çıkaran, ya da bir fon olarak kullanan filmlerin,
aşkı ele alış tarzlarının, gişedeki başarıyı belirleyen en önemli
faktör olduğunu söyleyebiliriz.
Bu
duruma en iyi örnek de, tüm zamanların gişede en çok iş yapan filmi
" Rüzgar Gibi Geçti " (
Gone With the Wind ) olsa gerek. Yönetmenliğini Victor Fleming'in
üstlendiği filmin senaryosu, Margaret Mitchell' in aynı adlı bestseller
romanından uyarlandı. 1939 yapımı film, Amerikan İç Savaşı' nı arka
fonda kullanarak, dünya sinemasının iki unutulmaz idolü olan Clark
Gable ve Vivien Leigh' in canlandırdıkları, Scarlett O'Hara ve Rhett
Butler arasındaki aşkı oldukça etkileyici bir anlatımla gümüş perdeye
yansıtarak, bir anlamda, insanlık tarihinde aşkın ölümsüz bir sembolü
haline geldi.
En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Kadın Oyuncu ( Vivien Leigh
) ve En İyi Senaryo başta olmak üzere tam sekiz dalda Oscar kazanan
film, ailesinin şımarık, kendini beğenmiş ve aynı zamanda bütün
erkekleri peşinden koşturacak kadar güzel kızı olan Scarlett O'Hara'
nın, mutlu bir hayat sürüdüğü Tara' daki yaşamının, 1860' lı yılların
başında Güney Amerika' da patlak veren, hükümet ile köleciliğe karşı
çıkan devrimci güçler arasındaki savaş ile birlikte alt üst olmasını
ve bu sırada tanıştığı bencil ve savaş karşıtı olan Rhett Butler
ile yaşadığı zorlu aşkı konu alıyor.
O'Hara ile Butler arasındaki aşkın önemi, aşkın insanın karakterini
ve yaşama bakışını yerle bir eden, en az yaşanan gerçek savaşlar
kadar çetrefil, yıkıcı ve aynı zamanda yeni bir hayatın hazırlayıcısı
olan bir " iç " savaş olduğunun vurgulanmasıydı. Nitekim,
kendilerinden başka kimseyi düşünmeyen bu iki aşık, filmin sonunda
çok farklı karakterlere bürünüyorlar.
Tüm
zamanların en başarılı filmleri arasında, aşk temasını işleyen bir
diğer film ise, kendisinden sonra yapılan pek çok müzikal filme
esin kaynağı olan " Batı Yakası
Hikayesi " ( West Side Story ). 1950'li yıllarda New York'
un batı yakasında geçen film, nefret-aşk ikilemi içerisinde savrulan
duyguların müzik ve dans aracılığıyla dışa vurulduğu bir atmosfer
sunuyor.
Birbirine düşman iki sokak çetesi arasındaki savaşta aşklarını ayakta
tutmaya çalışan Tony ile Maria' nın hikayesini eksene oturtan "
Batı Yakasının Hikayesi ", " Rüzgar Gibi Geçti "de
olduğu gibi, savaş ve nefret ile aşk arasındaki ilişkiyi irdeleyerek,
aşkın, nefrete rağmen var olmaya devam edeceğini ve dolayısıyla,
aşkın yaşama istencini ayakta tutan en büyük insani itki olduğunu
vurguluyor.
Ölümsüz
aşklardan söz açılmışken, sinema tarihinin unutulmaz filmlerinden
biri olan " Casablanca "dan
söz etmemek olmaz. Aslında " Tekrar Çal, Sam! " ( Play
It Again Sam ) sözü bile insanda pek çok şeyi bir anda canlandırmaya
yetiyor. Başrollerinde Humphrey Bogard ve Ingrid Bergman' ın yer
aldığı " Casablanca ", 2. Dünya Savaşı' nın ilk zamanlarında
Almanlara karşı mücadele eden Çek direniş örgütünün lideri Victor
Lazlow' un, Alman konsantrasyon kampından kaçarak Casablanca' ya
firar etmesiyle başlıyor.
|