film-noir ve femme fatal
Yönetmenliğini
Ömer Kavur’un yaptığı ve yönetmenin kendi deyişiyle bir ‘film-noir’
denemesi olan “Melekler Evi”nin, başarısız bir çalışma olmasını,
büyük ölçüde, ‘femme fatale’ karakteri Arzuhan’ın, gerek karakteri
canlandıran Hande Ataizi’nin yeteneksizliği, gerekse de senaryonun
yetersizliğinden dolayı, ağırlığını filmde yeterince ortaya koyamamasına
bağlayabiliriz.
Seyirciyi rahatsız
edecek şekilde kullanılan görsel dilin yanı sıra, erkekler için
bir tehdit unsuru teşkil eden ve hatta çoğu zaman ölümcül olaylara
sebebiyet veren, hırslı ve cazibeli kadın olarak tanımlayabileceğimiz
‘femme fatale’ karakter, hiç şüphesiz, ‘film-noir’ türünün en belirleyici
özelliğidir.
Erkek kahraman ile
aşık kadının mutlu sonla – çoğunlukla evlilikle – biten hikayelerini
konu alan klasik Hollywood filmlerinin ve genel olarak baskın Amerikan
kültürünün aksine, ailenin ve ev yaşamının, her türlü tehlikeden
uzak, güvenilir bir yaşam alanı olmadığını vurgulayarak “sıcak yuva”
kavramına acımasızca saldıran ‘film-noir’, bunu yaparken, anne,
masum sevgili ya da sadık eş portreleri altında sunulan kadın kahramanlarını,
belirsiz, güvenilmez ve çoğunlukla ölümcül bir kimliğe büründürüyor.
Özellikle
1930-1940’lı yılların Hollywood sinemasında, kahramanların huzura
ve gerçek mutluluğa ulaşabilecekleri en güvenilir yol olarak gösterilen
aile kurumu, “Oz Büyücüsü” ( 1939 )ndeki Dorothy’e en sonunda “Ev
gibisi yok” dedirten, “Şahane Hayat” ( 1946 )daki George Bailey’nin
değerini ancak intihar ettikten sonra anlayabildiği ya da “Rüzgar
Gibi Geçti” ( 1939 )de Scarlett O’Hara’nın evi Tara’nın herşeyden
önemli olduğunu keşfetmesiyle ulaşabileceği bir aydınlık sembolüydü.
2. Dünya Savaşı ile
birlikte beliren toplumsal ve kültürel atmosfer içerisinde zemini
temelinden sarsılan çekirdek ailenin önemi, politik ve kültürel
bir dayanışma yaratma aracı olarak kullanılmasıyla birlikte bir
kat daha arttı. Savaşın sona ermesiyle birlikte alternatif arayışlar
içerisine giren Hollywood, oldukça radikal görsel ve tematik anlatım
araçları bulmaya başladı. İşte bu atmosfer içerisinde kendini göstermeye
başlayan ‘film-noir’ türünün ilk örnekleri ise, “Malta Şahini” (
1941 ) ve “Şeytanın Dokunuşu” ( 1958 ) oldu.
Adalet sistemi, polis
teşkilatı, federal hükümet gibi kurumları hedef alan ‘film-noir’
türünün temel çıkış noktası, toplumsal ve kültürel yaşamı şekillendiren
ve kontrol eden kurum ve değerleri masaya yatırmaktı. Bireyin kendini
ve içinde bulunduğu durumu tanımlaması için verili olan araçları
sorgulayan film-noir, Dana Polan’ın söylediği gibi “insanın bulunduğu
yeri fark etmesi demek aile içerisindeki yerini fark etmesi demektir.”den
yola çıkarak kamusal ideolojinin en etkin olduğu kurum olan aileyi
ele aldı. Bunu da, ailenin temel direği olan kadın, aile ve toplum
üçgenini, sarsıcı figür ve hikayelerle yıkarak yapan film-noir,
aile ve aile kurumunu destekleyen kültürel değerlere olan şüpheci
yaklaşımını kadın karakterleri aracılığıyla gösterdi.
Film-noir
türündeki kadın karakterlerin sunum şeklini üç kategoriye ayırmak
mümkün: femme fatal, evlilik ve bağımlı kadın-erkek ilişkilerinden
sıyrılarak özgür olmak isteyen, ama bu özgürlük isteği yüzünden
şiddete maruz kalan, bağımsız ve ihtiraslı kadın; hissiz, geleceksiz
ve elde edilemez olarak çizilen besleyici kadın; ve sürekli olarak
baba ya da koca figürünün tehditini ensesinde hisseden, geleneksel
değerlerin çekim kuvvetine mahkum olan kadın.
Başta femme fatal olmak
üzere bütün bu kadın figürleri aracılığıyla, kadının geleneksel
aile içerisindeki dayatılan rolünü muğlaklaştıran film-noir, erkek
kahramanın koruması altına giren, ya da kendisine biçilen rolü kabullenen
kadın imajı temeline dayanan “mutlu son” hikayelerini, yarattığı
kasvetli atmosferler, radikal karakterler ve yıkımla son bulan hikayelerle
al aşağı etmeye gayret etti.
Temelde geleneksel
değerleri ve Hollywood sinemasının gerçekten uzak ve uyuşturucu
mutlu sonlarını eleştirmeyi amaçlayan film-noir türünün, en belirgin
karakter motifi olarak yabancılaştırmayı kullandığını söyleyebiliriz.
Kadınlar yüzünden yenilgiye maruz kalan erkeklerin, tapındıkları
kadınların aslında güvenilmez yaratıklar olduğunu keşfetmeleriyle
birlikte, çevrelerine karşı duydukları güvensizlik ve şüphe, bu
yabancılaştıma unsurunu ortaya serdi.
“Kızıl Cadde” ( 1945
), “Madalyon” ( 1947 ) ve “Melek Yüz” ( 1953 )deki erkek kahramanlarla
aynı sonu payşalan “Çılgın Silah” ( 1949 )daki, silahlara olan düşkünlüğünü
destekleyen sevgilisi tarafından erotizmin ve şiddetin içerisine
sürüklenen John Dall ile “Penceredeki Kadın” ( 1944 )daki ten ve
kan içerisinde kaybolan Edward Robinson karakterlerinin, bu yabancılaşma
unsurunu en iyi dile getiren örnekler olduğunu söyleyebiliriz.
Kadın-erkek
arasındaki ilişkiyi tutku ve nefret ekseni içerisinde ele alan film-noir,
kimi zaman erkek kahramanları, cinsel tutkularının kurbanı ederken,
kimi zaman da onları, uğruna cinayet işleyecek kadar kadının kölesi
haline getirdi. Aslında olayların gelişiminde aktif rol oynamasa
da, belirleyici etken olarak ön plana çıkan kadın ise, yıkımın ana
nedeni haline dönüştü. Böylelikle bir tutku nesnesi olan kadın,
pasif nesne olmaktan çıkarak meydana gelen trajedinin yönlendiricisi
olarak karşımıza çıkıyor.
Edgar Ulmer’in “Dolambaçlı
Yol” ( 1945 ) adlı filmindeki Ann Savage ile “Geçmişsiz” ( 1947
)deki Jane Greer, cinselliklerini kullanarak, kendi emelleri için
erkekleri kurban eden tutkulu kadın karakterleriyle, film-noir türünün
en önemli femme fatal figürünü yarattıkları söylenebilir.
Tabii bu isimlere ek
olarak Lauren Becall, Gloria Grahame, Lizabeth Scott, Martha Vickers,
Jane Russell ve Laraine Day’i de saymak gerekiyor. Film-noir sineması
tarihinde, en çok bilinen femme fatale figürü ise, Lana Turner tarafından
1946 yapımı “Postacı Kapıyı İki Kez Çalar” adlı filmde ortaya konuluyor.
|