bigglook
biggtravel
biggmenu
biggistanbul
biggauto
biggfootball
biggclub
biggshop
 

 

Filmler
  Yeni Çekilenler
Kamera Arkası
Film Arşivi
Ünlüler Arşivi
  Aktörler
Aktristler
Yönetmenler
 
Konuklar
  Haftanın Yıldızı
Haftanın   Röportajı
Dosyalar
  Festivaller
Klasik Filmler
Kült Filmler
SinePortre
ÖzelDosya
E-Kartlar
Film Afişleri
Haberler

Savulun Marslılar! Biz geliyoruz.

Dünyalıların 2020 yılında, insanoğlunun yüzyıllardır süregelen büyük düşü ve aynı zamanda da kabusu olan “ Kızıl Gezegen ” Mars’a ayak basmasını konu alan Brian De Palma’nın “ Görev: Mars ” ( Mission to Mars ) adlı fantastik bilim-kurgu filminden sonra, şimdi de dört ihtiyarın yardımına muhtaç kalan günümüz Nasa’sını konu alan komedi filmi “Uzay Kovboyları” ( Space Cowboys ) ile karşı karşıyayız.

Gerek anlatmak istedikleri gerekse de anlatış biçimleriyle oldukça farklı özelliklere sahip olan bu iki filmin belki de tek ortak noktası, Amerikan bilim-kurgu sinemasının uzun yıllar “ istilacı düşman ” figürü olarak kullandığı korku nesnesi “ öteki ”nin, artık korkulacak bir tarafının kalmadığını vurgulamasıdır.

Dünyayı istila etmek için insanoğlunu yok etmeye çalışan canavar Marslı yaratık, “ Görev:Mars ”ta insanoğlunun yaratıcısı, sevimli ve duygusal bir çizgi figürüne dönüşürken, sahip olduğu nükleer başlıklı füzelerle Amerika’yı yok ederek dünyanın tek hakimi olmayı planlayan Ruslar da, “ Uzay Kovboyları ”nda iletişim ağını sağlamak ( ve dolayısıyla da füzelerini çalıştırmak ) için Amerikan astronotlarının yardımına ihtiyaç duyacak kadar aciz duruma düşüyorlar.

Aslında bu iki düşman figürle bu kadar “ yakın ” hale gelmemiz, her iki “ öteki ”nin de artık “ biz ”den biri olmaya başlamasıyla ilintili olsa gerek. Nitekim Mars’a gidebilme ve hatta neredeyse orada koloni kurma imkanı veren uzay bilimi ve komünizmin çökmesiyle birlikte Rusya’nın serbest piyasa ekonomisine dahil olması, sinemadaki bu yakınlaşmanın gerçek yaşamdakinin bir uzantısı olduğunu kanıtlıyor.

Uzay bilimindeki gelişmelerden sonra, Amerikan sinemasındaki Mars konulu bilim-kurgu filmlerinin de vizyonu birden değişti. Şu sıralar Mars’a güvenli bir yolculuğun sağlanabilmesiyle uğraşan Nasa yetkililerini ilgilendiren bir diğer konu da, işin maliyetinin çok yüksek olması. Bu nedenle Mars konulu filmlerin gerilim potansiyeli de bu iki noktaya odaklandı; yani, güvenli bir yolculuk ve para.

Nitekim 10 Kasım’da Amerika’da gösterime girecek olan “ Red Planet ” ( Kırmızı Gezegen ) de bu iki unsuru temel alıyor. Başrollerinde Val Kilmer, Carrie-Anne Moss ve Tom Sizemore’un yer aldığı “ Kızıl Gezegen ”, Mars’a yapılan zorlu bir yolculuk sırasında uzay gemisinin mürettebatı arasında yaşanan gerilim dolu olayları konu alıyor. Filmde, kısa bir süre öne izlediğimiz “ Titan ” adlı animasyon filmindekine benzer şekilde, artık dünyada yaşamanın mümkün olmadığının altı çiziliyor. Yani Mars’a yapılan yolculuk, bilimsel araştırma hüviyetinden çıkarak, istila etme amacına hizmet ediyor. Görünüşe bakılırsa, bir zamanların canavar yaratıkları olan Marslılar, artık istila tehdidi yaşayan mağdurlar konumuna getiriliyor.

Amerikan bilim-kurgu sineması, bilimsel gelişmelerin ve teknolojik olanakların da artmasıyla fantastik öğelerden olabildiğince uzaklaşarak, “ çarpıcı gerçeklik ”in peşine düştü. Gerek mekan ve yapı tasarımları, kostüm ve yabancı yaratıkların tasvir edilişi, ve gerekse de zengin ve hızlı aksiyon kurgusuyla gösterişli bir atmosfer yaratmak artık, filmlerin iş yapabilmesi için vazgeçilmez unsurlar haline geldi.

İşin ilginç tarafı, seyircinin, gerçeklik ve inandırılıcılık kriterini bu gösterişli atmosferin sunumu noktasına indirgemiş olması. Mesela De Palma’nın “ Görev:Mars ” filmi, bahsettiğimiz gösterişli yapıdan yoksun olması ve de filmin can alıcı öğesi olan Mars’lı yaratığı, çizgi figürü olarak göstermesi nedeniyle seyirciden pek ilgi göremedi. Özellikle yolculuk sırasında gerekli aksiyon ve kanlı sahnelerin olmaması, filmin naif görülmesinde başlıca etken oldu.

Amerikan bilim-kurgu sineması tarihine şöyle bir göz attığımızda, tür açısından dönüm noktası sayılabilecek birkaç filmden söz etmek mümkün. Bunlardan ilki, 1980 yapımı “ Flash Gordon ”. Yönetmenliğini Mike Hodges’ın üstlendiği ve başrollerinde Ornella Mutti, Timothy Dalton ve Sam Jones’un yer aldığı fantastik film, bildiğinizi gibi, gösterime girdiği yıl oldukça yüksek bir gişe başarısı yakaladı.

New York futbol takımının yıldız oyuncusu Flash Gordon’un, dünyayı ele geçirmeyi planlayan Mongo gezegeninin acımasız lideri Ming’e karşı verdiği mücadeleyi konu alan filmdeki fanastik tasarımlar ve can alıcı renkler filmin atar damarını oluşturuyordu.

Filmin ilginç bir noktası ise, Gordon’ın dünyalıları Ming’in gazabından kurtarması için, öncelikle Ming’in esiri konumunda bulunan diğer gezegenleri Ming’e karşı harekete geçirmesi gerektiğiydi. Özgürlük için savaşmaya karar veren gezegenlerden biri gerek melek kanatlı yaratıkları ve gerekse de Yunan tanrılarının yaşadığı Olympos Dağı’nın zirvesini yapı itibariyle andırırken, diğer sarmaşıklarla kaplı gezegen de vahşi doğayı andırıyordu. Yani, Gordon bir anlamda, insanlığı kurtarırken, doğayı ve de inancı özgürlüğe kavuşturuyor ve aynı zamanda bu iki unsurun kurtarıcısı olarak kendiyle eşit, ama varoluşu için ona muhtaç bir konuma getiriyordu.

 
Sonraki
   
Vizyondakiler
   
Gelecek Program
   
Salonlar

 



 

| ANA SAYFA | Vizyondakiler | Pek Yakında | Sinema Salonları | Haberler |
| Film Arşivi | Ünlüler Arşivi |Forum |
Copyright 2002 - On-Net A.Ş. | Bigglook
cinema@bigglook.com