“ Flash Gordon ”da olduğu gibi düşman kuvvetlerinin, Rus Kızıl Orduları’na benzetilmesini “ Yıldız Savaşları” ( Star Wars ) serisinde de görmemiz mümkün. Yönetmenliğini George Lucas’ın yaptığı “Yıldız Savaşları”, pek çok cins yaratığın bir arada yaşayabileceği demokrasi kenti Atina olabilecekken, İmparatorluğun baskıcı yönetimi yüzünden kargaşa içinde olan dünyanın kurtarılışını temel alıyor.
Çok farklı bir düzeneğe sahip iki ordunun mücadelesini konu alan filmde, İmparatorluk askerlerinin tek bir adam tarafından yönetilen tek tip robotlar olmasıyla, düşman için önemli olanın insan değil sistem olduğu vurgulanarak, komünist Sovyetler Birliği’ne gönderme yapılıyordu. “ Yıldız Savaşları ”nın bir diğer önemli noktası ise, biraz önce bahsettiğimiz, “ çarpıcı gerçekçilik ”in belirgin ilk örneklerinden biri olmasıdır.
Bilim - kurgu türündeki ilk çalışmasını 1902 yılında Fransız yapımı “ Aya Yolculuk ” ( Trip to the Moon ) ile veren sinema, uzay bilimindeki gelişmelerin sonucunda Ay’ın ayrıcalığını yitirmesi üzerine korku nesnesi olabilecek bilinmedik gezegenler aradı.
Bu arayışın en çarpıcı örneğinin “ Yaratık ” ( Alien ) serisi olduğunu söylememiz mümkün. İnsanoğlunun kolonileştirdiği sıradan bir gezegenden çıkan yaratıklar, onun varlığını tehdit etmeye başladı. Gerek mekan tasarımları ve gerekse de mekanik bedeni ve ağzından çıkan asit ile öldürücü bir makina olan yaratık itibariyle bütünüyle fütürist bir tarzı olan “ Yaratık ” filmleri, bir yandan teknolojinin korkunç boyutlarını ele alırken, diğer yandan da onun kaçınılmazlığını gözler önüne serdi. Yaratığı evcilleştirmeye çalışan insanoğlu ile, insanoğlunun aslında ölümü evcilleştirmeye çalıştığı vurgulandı.
Amerikan bilim-kurgu sinemasının evlerimize girmesini ve uzayın yaşam alanımızın bir parçası olmasını sağlayan filmlerden en önemlisi ise, hiç şüphesiz, birçok serisi çekilen “ Star Trek ” filmi olsa gerek. Uzayın derinliklerinde dolaşan uzay gemisinin, aslında bir anlamda insanoğlunun geleceği ile geçmişi arasında bağ kurmaya çalıştığını söylememiz mümkün. Bilinmeyen geleceği tanımlamaya çalışan “ Star Trek ”, insanoğlunun geçmişine de el atarak, iki uç arasında bir bütünlük yaratmaya çalıştı ve bunda da oldukça başarılı oldu.
Amerikan bilim-kurgu sinemasında bu ve buna benzer pek çok yapım olduğu bir gerçek; ama içlerinden bir tanesini, bilim yoluyla insan üzerine etkileyici bir izdüşüm sergileyen Stanley Kubrick’in “ 2001: Uzay Yolculuğu ”nu ( 2001: A Space Odyssey)ayrı bir yere koymak gerekiyor. İnsanoğlunun evrimleşmesini kozmik bir zemine oturtan film, Jüpiter’in yörüngesinde yapılan yolculuk aracılığıyla, hayal gücünü zorlayarak insan algılayışının limitlerini zorlamaya çalıştı. Belirsiz atmosferiyle seyirciyi rahatsız eden Kubrick, bir anlamda, insanı, insanoğlunun algılayışı ve tasavvur yetisiyle gerçekleştirdiği zihinsel istilanın nesnesi yapmaya çalıştı.
Sonuç olarak, bilim-kurgu sineması, gündelik yaşamı esir eden “ çarpıcı gerçekçilik ” aracılığıyla pek çok yaşamı insanlık için ve de insanlık adına tasarlamaya çalışıyor. Şu aralar ise Mars’a yönelerek bizi, onun bizden biri olması ihtimaline hazırlıyor. Böylelikle, gelecek adına umutlarımızın ve korkularımızın şekillenmesinde etkin bir rol oynuyor.