"Gişe
hasılat rakamları umurumda değil. Ben bağlantılara bakarım. Filmlerimin
bir fenomen, kültürel fenomen olmasını istiyorum. İzleyici kendisini
filmdeki o mekanlarla, insanlarla ve anlatılanlarla bağlantılı hissetmeli..."
Hollywood yaz aylarını devam filmleri sayesinde dolgun gişe rakamlarıyla
mutlu geçirdi. Yaz döneminin en büyük sürprizi ise Philadelphia'da
yaşamını sürdüren M. Night Shyamalan'dan geldi. Hint asıllı yönetmen
üç yıl önce "The Sixth Sense" ile yakaladığı başarının rastlantı olmadığını
yeni çalışması "Signs - İşaretler" ile kanıtlarken geleceğin en büyük
öykü anlatıcılarından olacağını da kanıtladı. "Signs"ın perde arkasındaki
adama yakın bakış...
Bugün 31 yaşında olan M. Night Shyamalan (Soyadı Sha-la-mon olarak
okunmalı), Bruce Willis'in bir psikoloğu canlandırdığı "The Sixth
Sense - Altıncı His"si çektiğinde 28 yaşındaydı. Küçük aktör Haley
Joel Osment ise hayaletler tarafından kuşatılan korku dolu küçük çocuk
rolündeydi. Akıllardan kolay kolay çıkmayacak görkemli final sahnesiyle
dikkat çeken film, dünya çapında 700 milyon dolara yaklaşan hasılat
rakamıyla son yılların gişe rekortmenlerinden birisi oldu.
"The Sixth Sense" birçok açıdan önemli bir filmdi. Herşeyden önce
yaz döneminde sinemaya giden izleyicilerin küçümsenmesi gerekmediğini
ortaya koymuştu. Shyamalan'ın yeni filmi "Signs"ta başrol oynayan
Mel Gibson, "The Sixth Sense"in gücünün nereden geldiğini şu sözlerle
yorumluyordu: "O film ölmüş insanlar üzerine bir çalışmaydı. Neresinden
bakarsanız bakın sağlam bir yapımdı. Night'ın asıl gücünün kaynağı,
bir öyküyü nasıl anlatacağını çok iyi bilmesindedir. Deyim yerindeyse
seyirciyi kaşıkla beslemez, onları aptal yerine koymaz."
Shyamalan'ın "The Sixth Sense"in ardından gelen filmi "Unbreakable"
adını taşıyordu. Başrolünde Bruce Willis'in oynadığı o filmin gişe
başarısı çok parlak olmadı ve hayal kırıklığı yarattı. Ancak başrolünü
Mel Gibson'a verdiği üçüncü filmi "Signs - İşaretler"in Kuzey Amerika
sinemalarında ulaştığı hasılat rakamlarıyla yeniden eski formuna kavuştuğunu
belgeledi.
Shyamalan'ın filmlerini mercek altına aldığımızda 70'li yılların ünlü
yönetmenlerinin hepsinden birer parçayı kişiliğinde barındırdığını
görürüz. Ancak onun idolleri Fellini, Bergman ve Kurosawa gibileri
değildir. Esin kaynağını daha çok Hitchcock, Lucas ve Spielberg'den
alır. Örneğin "Signs"taki ürpertici sahneler akla hemen Hitchcock'u
getirir.
Ancak Shyamalan'ı mutlaka bir yönetmene benzetecek olursak Spielberg'in
gençlik yıllarına daha yakın düştüğü ortaya çıkar. Başrolde çocuk
aktörleri oynatmasıyla, orta sınıf Amerikan ailesi yaşam tarzından
etkilenmesiyle Spielberg'in gençlik yıllarını çağrıştırdığını söylemek
yanıltıcı olmayacaktır. Bunlara bir de tıpkı Spielberg gibi 10 ile
100 yaşları arasındaki tüm seyirci kitlelerine ulaşmayı hedeflemesi
de eklenebilir.
Shyamalan şu anda Hollywood'un en çok kazanan senaryo yazarlarından
birisi... Disney ona "Signs"ın senaryosunu yazması için 5 milyon;
yönetmesi için de 7,5 milyon dolar ödedi. Bundan sonraki hedefi ise
Shyamalan ismini Hollywood'da bir marka haline getirmek. Bu konuda
da Spielberg'i örnek aldığı gözleniyor. Hedefi her yeni filminin açılış
haftasında izleyicilerin sinemaya Mel Gibson'ı ya da Bruce Willis'i
izlemek için değil, bir Shyamalan filmi olduğu için gitmesini sağlamak...
"Signs - İşaretler"de karısını trajik bir olay sonucunda kaybeden
Graham adlı eski bir rahibin yaşadığı gerilim yüklü bir öykü anlatılır.
Karısını kaybeden rahip bu olay sonrasında inançlarını yitirmiştir.
Evliliğinden geriye kalan iki oğlu ve kardeşiyle birlikte Pennsylvania'daki
çiftliğinde yaşamaktadır. Bir gün çiftliğindeki tarlada daire şeklindeki
tuhaf işaretleri gördüğünde aklına ilk gelen, dünya dışı varlıkların
işgal hareketini başlattığı olacaktır.
Tüm Shyamalan filmlerinde olduğu gibi "Signs"ta yine aile, ebeveynlik
ve kendini yenileme gibi kavramların ön plana çıktığı görülüyor. Tüm
bu kavramlar her yeni sahnede kendimizi daha yakın hissettiğimiz hatasız
bir uyarı tekniğiyle çekilmiş.
JAMES BOND'UN MOJO'SUNA KARŞI MÜCADELE:
Hollywood'un çok da güzel filmler yapmadığı son dönemde Shyamalan'ın
kariyeri özellikle büyük önem kazanıyor. Hollywood'da bugünlerde en
azından yeni birşeyler yok. Yaz sezonu daha önceden var olan konseptler
ve karakterler üzerine inşa edilmiş devam filmleriyle başladı. Böyle
bir ortamda seyirci sayısının yüzde 15 artmış olmasını elbette kutlamak
gerekir. Devam filmlerinin gördüğü bu ilgi, geniş seyirci kitlelerine
yönelik film yapan şirketlerin yeni şeyler denemeyeceği, radikal olma
adına yeni birşeyler yapmayacağı anlamına da geliyor.
Ancak oturduğu yerde oturmayıp yeni şeyler denemeyi göze alanlar da
yok değil. "Signs"ın yapımcıları değişik bir soluk denemekle yetinmeyip
gösterim tarihini belirleme konusunda da radikal davrandılar. Öyle
bir tarih seçildi ki, James Bond'un mojo'sunu ödünç almış görünen
"Austin Powers in Goldmember" ve "XXX" gibi iki iddialı filmle aynı
günlere denk geliyordu. Hatta "XXX"in açılışının "Signs" ile aynı
günde olması planlanmıştı. Ancak "XXX"în yapımcıları sonradan bundan
vazgeçerek gösterim tarihini bir hafta ileriye atmak zorunda kaldılar.
"Signs"ın yönetmeni Shyamalan bu konuyla ilgili olarak, "Endişelendiler,
kesinlikle korktular" diyor."Signs"ın yapımcısı Disney Stüdyolarının
başkanı Richard Cook ise, Shyamalan'daki cesareti takdir ettiğini
şu sözlerle vurguluyor: "Shyamalan yarışmayı sever. Başarısının en
önemli nedenlerinden birisi bu sanırım."
HİNDİSTAN'DAN ABD'YE ÇOCUKLUK YILLARI
M. Night Shyamalan, Hindistan'ın Pondicherry kasabasında dünyaya geldi.
Doğduğu sırada annesiyle babasının Hindistan'daki büyüklerini ziyareti
devam ediyordu. Shyamalan ailesi doğumdan birkaç ay sonra tekrar Philadelphia'ya
döndü. Babası Nelliate bir kardiologdu. Yönetmen çocukluğunu anımsadığında
olağanüstü hassas bir çocuk olduğunu ve herşeyden korktuğunu söylüyor.
Hindu geleneklerine uygun şekilde büyütüldüğü halde sonradan gerekli
öğretileri alması için Katolik okuluna gönderildi. Çocukluk yıllarında
çok çeşitli konulara ilgi duyan, adeta daldan dala atlayan Shyamalan,
o yıllarla ilgili olarak basketbol sevgisini ve bir de "Raiders of
the Lost Ark - Kutsal Hazine Avcıları"nı anımsadığını söylüyor. Bu
film onda öylesine derin izler bıraktı ki, giderek tırmanan sinema
tutkusu sonucunda ilk filmini henüz 10 yaşındayken 8 milimetrelik
kamera kullanarak çekti.
Shyamalan'ın söyleşiler sırasında her zaman oldukça dürüst davrandığı
herkesçe bilinir. Ancak sevdiği insanları doğrudan etkileyebilecek
sorular sorulduğunda, onlarla paylaştığı geçmiş gündeme getirildiğinde
duraksadığı da bir gerçek... Örneğin "Lisedeyken içki içtin mi?" ya
da "Kızlarla aran nasıldı?" diye sorduğumda sinirli bir şekilde gülümseyerek
"Bunları aileme söyleyecek misiniz?" diye sordu. Bu söyleşi dergide
yayınlanacağına göre elbette ki okuyacaklardı. O zaman cevabı aynen
şöyle oldu: "O zaman gerçeği söylemeyeyim. Şok olacakları kesin. Hatta
kalp krizi bile geçirebilirler!" dedi ve ardından kahkahayı patlattı.