bigglook
biggtravel
biggmenu
biggistanbul
biggauto
biggfootball
biggclub
biggshop
 

 

Filmler
  Yeni Çekilenler
Kamera Arkası
Film Arşivi
Ünlüler Arşivi
  Aktörler
Aktristler
Yönetmenler
 
Konuklar
  Haftanın Yıldızı
Haftanın   Röportajı
Dosyalar
  Festivaller
Klasik Filmler
Kült Filmler
SinePortre
ÖzelDosya
E-Kartlar
Film Afişleri
Haberler


Gösterime giren “ Görünmeyen Tehlike ”( Hollow Man ), yetenekli olduğu kadar tehlikeli noktalara varacak kadar da ihtiraslı olan genç bir bilim adamının, görünmezlik formülünü kendi üzerinde deneyerek elde ettiği güçle birlikte kontrolden çıkmasını konu alıyor.

Kimseye görünmeden her istediğini yapabilme özgürlüğünün getirdiği gücün insanın ahlaki değerlerini yerle bir edebileceğini dile getiren film, bir anlamda ahlakın dışsal bir baskının sonucu olduğu tezinin altını çiziyor. Görünmezliğin getirdiği özgürlüğü röntgencilik noktasında ele alan “ Görünmeyen Adam ”, özellikle reklam ve görselliğin dünyasında yaşayan tüketim toplumunu anlamamız için pek çok kapıyı aralıyor.

Gözetleyen ve de görülemeyen olma konumunun getirdiği ayrıcalık, beraberinde siyasi anlamda belli bir güç ve dolayısıyla iktidar sağlarken diğer yandan da Freudyen bir noktada bilinç altındaki fetişizm boyutlarına kadar giderek röntgencilik ve de cinsellik nosyonlarını gündeme getiriyor. Nitekim film de, görünmezliği, birbirlerine çok yakın olan röntgencilik ve cinsellik kanalıyla güç ile var olan toplumsal düzeninin esas dinamiğini teşkil eden ataerkil yapıyı sorgulamaya yelteniyor.

Bu açıdan bakıldığında, filmin Stanley Kubrick’in “ Dr. Strangelove ” filmindekine benzer bir doğrultuda erkeklik ve ahlaki değerlerin önemli bir belirleyicisi olan güç ve iktidar elde etmenin araçlarından belki de en önde geleni olan teknoloji arasındaki ilişkiyi gözler önüne seriyor. Tabii bunun için de, bu gücün karşısına, şiddete ve tecavüze maruz kalan bir kadını oturtuyor.

“ Görünmeyen Tehlike ”, pek çok açıdan ele alınabilecek bir film aslında. Mesela film gelişmenin ve teknolojinin getirdiği özgürlüğün beraberinde getirdiği yıkımı genç bilim adamı aracılığıyla toplumsal düzenin yapılaşmasında en belirleyici kurumlardan biri olan bilimle ilişkilendiriyor. İlk örneğini Fritz Lang’in “ Metropolis ”indeki “ sermayenin uşağı ” haline gelmiş çılgın mucit portresinde gördüğümüz bilim ile etik ve iktidar arasındaki ilişki özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra pek çok ülke sinemasında sıklıkla sorgulanan bir konu oldu.

Bu önemli nokta Hollywood sinemasında da bilim-kurgu ve fantastikten macera ve drama kadar pek çok türde ele alındı. Her ne kadar bu filmler pek çok açıdan bu konuyu konformist açıdan ele alarak yalnızca bir korku ya da kaygı nesnesi haline getirerek muhafazakar değerleri ve de böylelikle toplumsal bağa körü körüne bağlanmayı olumlar nitelikte olsa da bize fikir vermesi açısından önemli olabiliyor. Bu haftaki SineDosya köşemizde özellikle tıbbi deneyler üzerinden bilim ile güç arasındaki ilişkiye değinen Hollywood yapımlarında, bilim adamı, ahlak ve de güç nosyonlarının ne şekilde perdeye yansıtıldığına bakacağız.

İlk filmimiz 1996 yapımı bir John Frankenheimer filmi. Başrollerinde efsanevi aktör Marlon Brando, Val Kilmer ve David Thewlis’in yer aldığı “ The Island of Dr. Moreau ” adlı film, 2010 yılının dünyasında geçiyor. Filmde, bir adada insan ve hayvan DNA’larını birleştirerek melez hayvan türü yaratan çılgın ve dahi bilim adamı Dr. Moreau’nun dünyası anlatılıyor. Bilimdeki akıl almaz gelişmelerin beraberinde getirebileceği ürkütücü sonuçları ele alan film, daha ziyade bilim adamı ve dahilik ile delilik arasında paralellik kurmaya çalışıyor.

Başta genetik alandakiler olmak üzere bilimsel gelişmelerin, yeni ve üstün ırklar yaratma fırsatı vererek insan türünün varlığını tehdit eden bir gücü sunabileceği ima ediliyor. Ayrıca yaratılan “ dört ayaklı-insan ” türünün, bir yandan hayvani dürtülerle hareket ederken diğer yandan da bir insan kadar zeki olması nedeniyle ne kadar tehlikeli olabileceği gösteriliyor. Böylelikle bilim ile güç arasındaki ilişkiye ahlaki açıdan yaklaşan film, insan zekasının ancak ahlak kurumunun sınırlamasına tabi tutulmasıyla toplumsal hayatın idame ettirilebileceği vurgulanıyor.

“ The Island of Dr. Moreau ” filmi aslında 1932 yapımı “ Island of Lost Souls ” filminin çağdaş bir versiyonu. Başrollerinde Charles Laughton ve Bela Lugosi’nin yer aldığı orijinal filmin yönetmenliğini Erle C. Kenton üstleniyor. Bu film, pek çok noktada sonraki versiyonundan farklı duruyor.

Mesela doktor karakteri tamamıyla deli olarak çizilerek konu öznel bir noktaya çekiliyor. Ayrıca meydana getirilen yaratıklardan biri olan panter kadın, bir sevgi objesi haline getirilerek, yaratıkların ehlileştirildikleri taktirde zararsız hale getirilebileceği vurgulanarak gelişme karşısında duyulan kaygının ardından umut ışığı da veriliyor.

2. Dünya Savaşı sonrası atmosferi içerisinde Nazizmin tekrar canlandırılması konusunu ele alan 1978 yapımı “ The Boys from Brazil ”, Barry Kohler adlı genç bir Nazi avcısının, 1970’li yılların sonlarına doğru Paraguay’da bir araya gelen SS subaylarının izini sürmesiyle birlikte gelişen olayları konu alıyor. Filmde ünlü Nazi doktoru Josef Mengele’nin önderliğinde toplanan Naziler, yer altında örgütlenerek bir Nazi kolonisi yaratmak için yapılan dehşet verici tıbbi çalışmalar yapıyorlar.

Başrollerinde Gregory Peck, James Mason ve Laurence Olivier’in yer aldığı film, pek çok Hollywood yapımının aksine oldukça gerçekçi bir üslup sergiliyor. Filmde insanların zihinlerinde yapay bir değişim yaratılarak Nazi kolonisi oluşturulmaya çalışılıyor. Fakat oluşturulan koloni, kopya edilen hafızaların sınırını aşarak kendi zihinsel mekanizmasını geliştiriyor ve böylece kontrolden çıkıyor. Bu noktada ideoloji ve teknoloji arasındaki ilişkiye parmak basan “ The Boys from Brazil ”, ideolojinin varlığını sürdürebilmesi için kullanılan teknolojinin kendi ideolojisini de beraberinde dayattığını vurguluyor.

Yönetmenliğini yine John Frankenheimer’ın üstlendiği “ The Manchurian Candidate ” ( 1962 ) ise, ordu ve hükümet gibi kurumları içerisine katarak bilim ve güç arasındaki ilişkiye oldukça politik bir açıdan yaklaşan bir film. Frank Sinatra, Laurence Harvey ve Janet Leigh gibi ünlü oyuncuların başrol oynadığı filmde, politik düşmanları öldürmek için ordu tarafından beyinleri yıkanan ve de tekrar programlanan bir Amerikan müfrezesini konu alınıyor. Richard Condon’ın muhteşem romanından uyarlanan film, En İyi Kurgu ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ( Angela Lansbury ) dallarında Oscar’a aday gösterildi.

Bilim ve dahilik ile organ olarak beyin arasında büyük bir ilişki bulunduğu için pek çok filmde, hedef alınan somut nesne beyin oluyor. Hatta kimi zaman bilim adamının beyin karşısında düştüğü acizlik ele alınarak, bilimsel gelişmenin insani değerlerden bağımsız olarak ele alınması ve buna göre bir tavır sergilenmesi gerektiği vurgulanıyor. Mesela 1953 yapımı “ Donovan’s Brain ”de, Donovan adlı zalim bir milyonerin beyni aracılığıyla bilim adamına hükmetmesi konu alınıyor.

Öldükten sonra beyni bir tank içerisinde canlı tutulan Donovan, bilim adamına istediğini yaptırarak düşmanlarını öldürtüyor. Bilim adamının yarattığı şey karşısındaki çaresizliğini ele alan bir başka film ise, daha sonraki yıllarda pek çok versiyonu yapılan, “ The Incredible Shrinkinh Man ”. 1957 yapımı film, nesneleri küçültme üzerine deneyler yapan bir doktorun yanlışlıkla kendini küçültmesiyle birlikte vahşi ve oldukça sinirli bir kedi ile verdiği yaşam mücadelesini konu alıyor.

1980 yapımı “ Altered States ” adlı filmde ise, evrimsel köklerini araştırmak için bedeni üzerinde bir takım ilaçlar deneyen bir doktorun yaşadığı zihinsel erozyon konu ediliyor. Ken Russell’ın yönetmenliğini yaptığı filmin başrolünde ise müthiş bir oyunculuk sergileyen William Hurt yer alıyor.

Sonraki
 
   
Vizyondakiler
   
Gelecek Program
   
Salonlar

 



 

| ANA SAYFA | Vizyondakiler | Pek Yakında | Sinema Salonları | Haberler |
| Film Arşivi | Ünlüler Arşivi |Forum |
Copyright 2002 - On-Net A.Ş. | Bigglook
cinema@bigglook.com