|
Gösterime
giren “ Görünmeyen Tehlike ”( Hollow Man ), yetenekli olduğu kadar
tehlikeli noktalara varacak kadar da ihtiraslı olan genç bir bilim
adamının, görünmezlik formülünü kendi üzerinde deneyerek elde ettiği
güçle birlikte kontrolden çıkmasını konu alıyor.
Kimseye
görünmeden her istediğini yapabilme özgürlüğünün getirdiği gücün
insanın ahlaki değerlerini yerle bir edebileceğini dile getiren
film, bir anlamda ahlakın dışsal bir baskının sonucu olduğu tezinin
altını çiziyor. Görünmezliğin getirdiği özgürlüğü röntgencilik noktasında
ele alan “ Görünmeyen Adam ”, özellikle reklam ve görselliğin dünyasında
yaşayan tüketim toplumunu anlamamız için pek çok kapıyı aralıyor.
Gözetleyen ve de görülemeyen olma konumunun getirdiği ayrıcalık,
beraberinde siyasi anlamda belli bir güç ve dolayısıyla iktidar
sağlarken diğer yandan da Freudyen bir noktada bilinç altındaki
fetişizm boyutlarına kadar giderek röntgencilik ve de cinsellik
nosyonlarını gündeme getiriyor. Nitekim film de, görünmezliği, birbirlerine
çok yakın olan röntgencilik ve cinsellik kanalıyla güç ile var olan
toplumsal düzeninin esas dinamiğini teşkil eden ataerkil yapıyı
sorgulamaya yelteniyor.
Bu
açıdan bakıldığında, filmin Stanley Kubrick’in “ Dr. Strangelove
” filmindekine benzer bir doğrultuda erkeklik ve ahlaki değerlerin
önemli bir belirleyicisi olan güç ve iktidar elde etmenin araçlarından
belki de en önde geleni olan teknoloji arasındaki ilişkiyi gözler
önüne seriyor. Tabii bunun için de, bu gücün karşısına, şiddete
ve tecavüze maruz kalan bir kadını oturtuyor.
“
Görünmeyen Tehlike ”, pek çok açıdan ele alınabilecek bir film aslında.
Mesela film gelişmenin ve teknolojinin getirdiği özgürlüğün beraberinde
getirdiği yıkımı genç bilim adamı aracılığıyla toplumsal düzenin
yapılaşmasında en belirleyici kurumlardan biri olan bilimle ilişkilendiriyor.
İlk örneğini Fritz Lang’in “ Metropolis ”indeki “ sermayenin uşağı
” haline gelmiş çılgın mucit portresinde gördüğümüz bilim ile etik
ve iktidar arasındaki ilişki özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra
pek çok ülke sinemasında sıklıkla sorgulanan bir konu oldu.
Bu önemli nokta Hollywood sinemasında da bilim-kurgu ve fantastikten
macera ve drama kadar pek çok türde ele alındı. Her ne kadar bu
filmler pek çok açıdan bu konuyu konformist açıdan ele alarak yalnızca
bir korku ya da kaygı nesnesi haline getirerek muhafazakar değerleri
ve de böylelikle toplumsal bağa körü körüne bağlanmayı olumlar nitelikte
olsa da bize fikir vermesi açısından önemli olabiliyor. Bu haftaki
SineDosya köşemizde özellikle tıbbi deneyler üzerinden bilim ile
güç arasındaki ilişkiye değinen Hollywood yapımlarında, bilim adamı,
ahlak ve de güç nosyonlarının ne şekilde perdeye yansıtıldığına
bakacağız.
İlk
filmimiz 1996 yapımı bir John Frankenheimer filmi. Başrollerinde
efsanevi aktör Marlon Brando, Val Kilmer ve David Thewlis’in yer
aldığı “ The Island of Dr. Moreau ” adlı film, 2010 yılının dünyasında
geçiyor. Filmde, bir adada insan ve hayvan DNA’larını birleştirerek
melez hayvan türü yaratan çılgın ve dahi bilim adamı Dr. Moreau’nun
dünyası anlatılıyor. Bilimdeki akıl almaz gelişmelerin beraberinde
getirebileceği ürkütücü sonuçları ele alan film, daha ziyade bilim
adamı ve dahilik ile delilik arasında paralellik kurmaya çalışıyor.
Başta genetik alandakiler olmak üzere bilimsel gelişmelerin, yeni
ve üstün ırklar yaratma fırsatı vererek insan türünün varlığını
tehdit eden bir gücü sunabileceği ima ediliyor. Ayrıca yaratılan
“ dört ayaklı-insan ” türünün, bir yandan hayvani dürtülerle hareket
ederken diğer yandan da bir insan kadar zeki olması nedeniyle ne
kadar tehlikeli olabileceği gösteriliyor. Böylelikle bilim ile güç
arasındaki ilişkiye ahlaki açıdan yaklaşan film, insan zekasının
ancak ahlak kurumunun sınırlamasına tabi tutulmasıyla toplumsal
hayatın idame ettirilebileceği vurgulanıyor.
“
The Island of Dr. Moreau ” filmi aslında 1932 yapımı “ Island of
Lost Souls ” filminin çağdaş bir versiyonu. Başrollerinde Charles
Laughton ve Bela Lugosi’nin yer aldığı orijinal filmin yönetmenliğini
Erle C. Kenton üstleniyor. Bu film, pek çok noktada sonraki versiyonundan
farklı duruyor.
Mesela
doktor karakteri tamamıyla deli olarak çizilerek konu öznel bir
noktaya çekiliyor. Ayrıca meydana getirilen yaratıklardan biri olan
panter kadın, bir sevgi objesi haline getirilerek, yaratıkların
ehlileştirildikleri taktirde zararsız hale getirilebileceği vurgulanarak
gelişme karşısında duyulan kaygının ardından umut ışığı da veriliyor.
2. Dünya Savaşı sonrası atmosferi içerisinde Nazizmin tekrar canlandırılması
konusunu ele alan 1978 yapımı “ The Boys from Brazil ”, Barry Kohler
adlı genç bir Nazi avcısının, 1970’li yılların sonlarına doğru Paraguay’da
bir araya gelen SS subaylarının izini sürmesiyle birlikte gelişen
olayları konu alıyor. Filmde ünlü Nazi doktoru Josef Mengele’nin
önderliğinde toplanan Naziler, yer altında örgütlenerek bir Nazi
kolonisi yaratmak için yapılan dehşet verici tıbbi çalışmalar yapıyorlar.
Başrollerinde
Gregory Peck, James Mason ve Laurence Olivier’in yer aldığı film,
pek çok Hollywood yapımının aksine oldukça gerçekçi bir üslup sergiliyor.
Filmde insanların zihinlerinde yapay bir değişim yaratılarak Nazi
kolonisi oluşturulmaya çalışılıyor. Fakat oluşturulan koloni, kopya
edilen hafızaların sınırını aşarak kendi zihinsel mekanizmasını
geliştiriyor ve böylece kontrolden çıkıyor. Bu noktada ideoloji
ve teknoloji arasındaki ilişkiye parmak basan “ The Boys from Brazil
”, ideolojinin varlığını sürdürebilmesi için kullanılan teknolojinin
kendi ideolojisini de beraberinde dayattığını vurguluyor.
Yönetmenliğini yine John Frankenheimer’ın üstlendiği “ The Manchurian
Candidate ” ( 1962 ) ise, ordu ve hükümet gibi kurumları içerisine
katarak bilim ve güç arasındaki ilişkiye oldukça politik bir açıdan
yaklaşan bir film. Frank Sinatra, Laurence Harvey ve Janet Leigh
gibi ünlü oyuncuların başrol oynadığı filmde, politik düşmanları
öldürmek için ordu tarafından beyinleri yıkanan ve de tekrar programlanan
bir Amerikan müfrezesini konu alınıyor. Richard Condon’ın muhteşem
romanından uyarlanan film, En İyi Kurgu ve En İyi Yardımcı Kadın
Oyuncu ( Angela Lansbury ) dallarında Oscar’a aday gösterildi.
Bilim
ve dahilik ile organ olarak beyin arasında büyük bir ilişki bulunduğu
için pek çok filmde, hedef alınan somut nesne beyin oluyor. Hatta
kimi zaman bilim adamının beyin karşısında düştüğü acizlik ele alınarak,
bilimsel gelişmenin insani değerlerden bağımsız olarak ele alınması
ve buna göre bir tavır sergilenmesi gerektiği vurgulanıyor. Mesela
1953 yapımı “ Donovan’s Brain ”de, Donovan adlı zalim bir milyonerin
beyni aracılığıyla bilim adamına hükmetmesi konu alınıyor.
Öldükten
sonra beyni bir tank içerisinde canlı tutulan Donovan, bilim adamına
istediğini yaptırarak düşmanlarını öldürtüyor. Bilim adamının yarattığı
şey karşısındaki çaresizliğini ele alan bir başka film ise, daha
sonraki yıllarda pek çok versiyonu yapılan, “ The Incredible Shrinkinh
Man ”. 1957 yapımı film, nesneleri küçültme üzerine deneyler yapan
bir doktorun yanlışlıkla kendini küçültmesiyle birlikte vahşi ve
oldukça sinirli bir kedi ile verdiği yaşam mücadelesini konu alıyor.
1980
yapımı “ Altered States ” adlı filmde ise, evrimsel köklerini araştırmak
için bedeni üzerinde bir takım ilaçlar deneyen bir doktorun yaşadığı
zihinsel erozyon konu ediliyor. Ken Russell’ın yönetmenliğini yaptığı
filmin başrolünde ise müthiş bir oyunculuk sergileyen William Hurt
yer alıyor.
|