|
Japon
sinemasının köşe taşlarından biri olan Shohei Imamura, zengin
filmografisinden seçilmiş 11 filmiyle 21. Uluslararası İstanbul
Film Festivali’nin “ Ustalara Saygı ” bölümüne konuk oluyor...
İstanbul Film Festivali’nin yıllar önce seyirciyle tanıştırdığı
“ Narayama Bushi-Ko / Narayama
Türküsü ”, daha sonra 1980’li yılların en etkileyici
filmlerinden biri olarak belleklere kazınmıştı.
Japonya’nın
ücra bir köyünde 70 yaşına gelmiş yaşlıların dağ başında
ölüme terk edilişini anlatan filmin yönetmeni Shohei Imamura,
1983’de Cannes’da Altın Palmiye ödülünü kazanan bu yapıtı
dahil toplam 11 filmle bir kez daha festival izleyicileriyle
buluşacak.
Yönetmenin erken dönem filmlerinden 1961 tarihli “ Domuzlar
ve Savaş Gemileri ”nden, geçen yıl Cannes’da Altın Palmiye
için yarışan son filmi “ Kızıl
Köprünün Altından Akan Ilık Sular ”a kadar uzanan bu
seçkiyle festival 40 yılı aşan yönetmenlik deneyimine sahip
Imamura’nın sinema serüveninin belli başlı duraklarına uğrayacak.
Kariyerinin ilk döneminde, İkinci Dünya Savaşı’nda askerlere
fahişe olarak eşlik eden kadınlara ve savaş sonrasında ülkelerinden
ayrı düşmüş Japonlara dair belgeseller çeken Imamura, sonradan
Japon sinemasına biçim verecek Yeni Dalga akımı içinde etkin
bir yer edindi.
Stüdyo
sistemine olduğu kadar, asistanlığını yaptığı Yasujiro Ozu
gibi ustaların sinema anlayışına da mesafeli duran yönetmen,
zamanla kendi özgün dilini geliştirdi. Özellikle alt tabakadan
karakterler aracılığıyla savaş sonrası Japon toplumunun
iç çalkantılarını işledi, bu arada tabu sayılan konuları
da deşmekten çekinmedi.
Siyah beyaz olarak çekilen “ Buta
to gunkan / Domuzlar ve Savaş Gemileri ”, bir Amerikan
üssünün gölgesinde, serseri bir genç ile kız arkadaşı arasında
gelişen öyküsüyle savaş sonrası Japon toplumunun karamsar
bir tablosu gibiydi. 1964 yapımı “ Akai
Satsui / Cinayet Niyetleri ”, kendisine tecavüz eden
adama bağlanan evli bir kadını anlatmaktaydı.
Imamura’nın 1966’da çektiği “ Jinruigaku
nyumon / Pornocular ”, pornografi sektöründe çalışan
garip bir karakterin karmaşık ilişkilerini, Fellini’yi çağrıştıran
bir dille ele alıyordu.
Yönetmenin az bilinen ancak en ilginç filmlerinden biri
olan “ Ningen Johatsu / Bir Adam
Kayboldu ” (1967) ise belgesel anlatımını çok farklı
noktalara taşıyan bir çalışma oldu: Filmde kayıp eşini arayan
bir kadın, kendisiyle ilgili belgesel çeken yönetmene aşık
oluyordu ve bu, filmin çok katmanlı yapısı içinde işlenen
konulardan yalnızca bir tanesiydi.
Yönetmenin ertesi yıl çektiği “ Kamigami
no Fukaki Yokubo / Tanrıların Derin Arzuları ”, tropikal
bir adaya su kuyusu açmak üzere gelen bir mühendisin, doğayla
içiçe, ilkel bir yaşamın sürdüğü bu adada karşılaştığı,
sıradışı bir cinsellik anlayışını benimsemiş bir ailenin
fertleriyle olan ilişkisini ele almaktaydı.
İmamura’nın başyapıtı kabul edilen, 1979 tarihli “ Fukusho
suruwa ware ni ari / İntikam Benim ”de kadınları önce
baştan çıkarıp daha sonra öldüren ve sonunda bir kadına
âşık olan azılı bir katilin öyküsünü tarafsız bir gözle
anlatılıyordu.
Yönetmenin
yakın dönem filmlerinden “ Unagi
/ Yılan Balığı ”nda ise, kendisine ihanet eden karısını
öldüren bir adam hapishanede sekiz yıl geçirip bu süre içinde
bir yılan balığıyla haşır neşir olduktan sonra, küçük bir
köyde yeni, normal bir hayat kurmaya çalışıyordu.
Bir söyleşisinde, “ Ben insan bedeninin alt bölümü ile sosyal
yapının alt sınıfları arasındaki ilişkiyle ilgiliyim ” diyen
Imamura, erkek kahramanlarını genellikle çevre şartlarının
etkisiyle yüreği katılaşmış, sert yapılı karakterler arasından
seçen bir yönetmen. Kadın kahramanları ise, geleneksel Japon
filmlerinde çizilenin tersine, genellikle içine düştükleri
çetrefil durumlarla baş edebilecek güçlü bir yapıya, kıvrak
bir zekaya sahiptirler.
Ele aldığı karakterleri inandırıcı kılmak, onların ruhuna
ve gerçekliğine olabildiğince yaklaşmak için her yönteme
başvurmaktan çekinmeyen yönetmen, kadınları her şartta ayakta
kalmayı beceren böceklere benzettiği “ Nippon
konchuki / Böcek Kadın ” (1963) adlı filminde gerçek
bir fahişeyi oynatmış, “ Bir
Adam Kayboldu ”da (1967), öyküdekine benzer biçimde
kayıp nişanlısını arayan bir kadına rol vermişti.
İmamura’nın yıllar sonra belgesel sinemacılığa dönüş yaptığı
“ Nippon Sengoshi - Madamu onboro no Seikatsu / Bir
Konsomatrisin Ağzından Savaş Sonrası Japonya’sının Tarihi
” (1970) belgeselinin içeriği ise filmin adında net olarak
yansıtılmaktaydı. Shichiro Fukazawa’nın romanından uyarladığı
“ Narayama Türküsü ”, yine
aynı romandan uyarlanan diğer sinema versiyonundan farklı
biçimde ve tıpkı “ Tanrıların
Derin Arzuları ”nda olduğu gibi, uygarlıktan uzak dağlar
arasındaki bir köyde çekilmişti.
1960’lı
yıllardan beri Japon sinemasının en özgün temsilcilerinden
biri olan Imamura, Batı’da üne kavuşmak için uzun bir süre
beklemek zorunda kaldı. Ülkesi dışında sadece gerçek sinema
tutkunlarının tanıdığı efsanevi bir isim olan yönetmenin
filmlerinin çoğu Japonya dışında pek görülemiyordu. “ Narayama
Türküsü ”nün, 1983’de kazandığı Altın Palmiye ödülü,
Imamura adını uluslararası sinema arenasına taşıdı ve daha
geniş çevrelerce tanınmasını sağladı.
1997’de Cannes’da Altın Palmiye’yi, Abbas Kiarostami’nin
“ Kirazın Tadı ” adlı filmiyle paylaşan “ Yılan
Balığı ” onu, bu ödülü iki kez kazanma başarısını göstermiş
olan dört seçkin yönetmenin arasına sokarak, üstün sinemacılık
yeteneğini tescil etti.
Toplumun gözden çıkardığı bir adamın altın bir Buda heykelinin
peşinde koşarken bulduğu çok farklı bir hazineyi anlatan
son filmi “ Akai hashi no shita
no nurui mizu / Kızıl Köprünün Altından Akan Ilık Sular
” (2001), bugün 82 yaşında olmasına karşın Shohei İmamura’nın
hâlâ Japonya sinemasının en verimli ve yaratıcı yönetmenlerinin
başında geldiğini kanıtlıyor.
|