Istanbul - Eski İstanbul - Tarihi
   
þehir rehberi
 
kültür-sanat
Konserler
Etkinlikler
Tiyatrolar
Opera&Bale
Sergiler
Kurslar
yeme-içme
Gözde Mekanlar
Kahvaltý-Brunch
Balýk Mekanlarý
Gece Rehberi
Restoran Arama
Cafe-Bar Arama
Yemek Tarifleri
gezi
Boðaz Tekne Turlarý
Yakýn Ýstanbul
Semtler
Eski Ýstanbul
Konaklama
hobi&spor
Spor
Yüzme Havuzlarý
Yaz Okullarý
Boðaziçi Hayvanat Bahçesi
röportaj
Murat Makar
Yüksek Sadakat
Ayþenur Yazýcý
Hüseyin Köroðlu
Tuncay Takmaz
Dervis Zaim
Ömer Albayrak
Çelik Gülersoy
Mehmet Ali
Bulutsuzluk Özlemi
Ceyhun Yýlmaz
Yusuf Ahmet Kulca
Baþaran Ulusoy
Mario Levi
Sunay Akýn
Tüm liste...
alýþveriþ
Alýþveriþ Merkezleri
 ...ve 1453'ten sonrasının
                    İstanbullusu
1453 yılı, şehrin uzun tarihi içinde, büyük bir dönemeçtir ve yepyeni, ama eskilerinden de bambaşka bir sahneyi açar. Batı kopyası başkent, bundan sonra artık yerini, iki başlı ve çelişkili bir tiyatro eserine bırakacaktır.

Bir yandan en az iki yüz yıl sürecek ekonomik bir zenginlik, payitahtın üzerine altın yağdıran bir dış yağma, bir para bolluğu ve servet çağıltısı. Ama öbür yandan, bunların hiçbirine değer vermeyen, maddî zenginliklere değil, sadece ve sadece ahrete dönük, Tanrı’nın gücüne ve onun eseri doğal güzelliklere vurulmuş bambaşka ve de bu eski şehir için yepyeni, mistik bir moral dünyası.

Bu yapı bambaşka bir insan tipini, Fetih’ten sonra belki yüzyıl bile geçmeden, tarihe kazandırmış oldu ve şehrin sahnesine, 500 yıl süreyle gelip oturttu: Bugün amaçladığımız anlamda ve bugün anladığımız hüviyetiyle, bir İstanbullu.

Bu insan, önce temizliği her yönüyle günlük yaşamına entegre eden bir yaratıktır. Roma’nın hamamlarından da daha insancıl olarak, efendisiyle, kölesiyle, herkesi gacur-gucur yıkayan, Roma sarnıçlarının durgun ve yosunlu, kokuşmuş sularını beğenmeyip, payitahtını batıdan ve kuzeyden, yepyeni, taptaze billûr suları, pişmiş topraktan künklerle taşıyıp getirmiş bir temizlik aşkı.

Akan yüzyıllar ve dünyadaki genel bir aydınlanma, zamanla ona da yansıdı. O yüzden, giysileri geçmiş dönemlere göre büyük bir gelişmişlik gösteriyor, çeşitlilik kazanıyor ve en arınmış, en ince, en soylu boyalarla renkleniyordu.

İstanbulluların, erkek olsun kadın olsun, efendi olsun, köle ya da cariye olsun, derviş veya asker olsun, her kesiminin, belki bin türdeki, bin tipteki giysileriyle Osmanlı başkenti, tam bir operet sahnesine dönmüştü. Bu renk ve biçim arınmışlığı, o insanın kişiliğinin ayrılmaz bir parçasıydı.

Kumaş işlemelerinin, altın tellerle yapılan süslemelerine, kürk çeşitlerine, dantellere, oyalara, kasnak ve gergef ürünlerine ve ipliklerin, boyaların her türlerine ve nüanslarına, bu insanların verdikleri, buldukları ve yakıştırdıkları adların bolluğu, çeşitliliği ve zenginliği, tarihte daha önce hiçbir kente ve hiçbir diyara nasip olmamıştır.

Lâlenin bin çeşidini, çiçeğin içindeki tüylerin tozunu karıştırmak suretiyle üretebilen bir medeniyet, görevli, “şair ve bahçıvan” kurulları oluşturarak, bunlara çoğu fars dilinde ve şiir güzelliğinde, bin adet isim de üretiyordu. Bunun da, tarihte hiçbir yerde benzeri yoktu.

Dünya güzelliklerine bu kadar düşkün olan o İstanbul insanı, aynı zamanda, içinde ince bir hüzün duyarak, bunların hepsinin geçici olduğunu da anlıyor ve o yüzden bütün varlığıyla bu dünyanın ötesinde ikinci bir yaşama da yönelmiş ve uzamış oluyordu. Bu kadar cami, tekke, hânıkah, çilehane ve türbe bolluğu, ancak o moral dünyasının ürünleridir. Adına bugünkü anlamda İstanbullu dediğimiz insan, işte bu ortamın, çerçevesi, koşulları ve unsurları belli bir ürünüydü.

Yoksullaştığı zamanda bile temiz ve özenli giyinen, kişi ilişkilerinde olabildiğince nazik, zor koşullarda yaşayanlara karşı, her zaman yardımsever ve elden tutan, lisanı gelişmiş ve dili, hem düzgün söyleyişli, hem de kullandığı kelimeler ve deyimlerle zengin çağrışımlı, ağaç, yeşillik ve doğal güzelliklere vurgun, evi ve bahçesi, tavuk, horoz, hindi, ördek, kedi, köpek gibi evcil hayvanlarla, camileri güvercinlerle, kumrularla, leyleklerle dopdolu olan bu insan tipi yılda bir ay, sofrasını gelen-geçen herkese açmak ve elden tutup içeri davet etmek gibi dünya gariplikleri ve davranışları alıyor, yaşarken ya da ölürken, bütün parasını vererek, yoksulların doyurulması, fakir ailelere kışın odun kömür alınması, gençlerin okutulması, okul çocuklarının giydirilmesi, Boğaz köylerinin şehirle bağlantısı için kayıklar alımı, kitaplıklar kurulması ve kitapların onarımı, ormanlarda su bendleri yükseltilmesi ve mahallelerde çeşmeler yapımı, kışın sıcak ülkelerine geri dönen leyleklerden hastalanıp İstanbul’da kalanlar olursa, onların bakımı ve iyileştirilmesi... amaçlarıyla sayısız vakıflar kuruyorlardı.

İstanbullu kimliği, buydu. Ve bu insan tipi 500 yıl süreyle önce tarihî yarımada dediğimiz üçgen içinde ve Boğaz’da yuvalanmış birkaç köyde, 18. ve özellikle 19. yüzyılda ise, Kadıköy arkalarında gelişen Suadiye ekseniyle, Adalar’da yaşadı.

O 500 yıl süresince, yarımadanın Kumkapı, Samatya, Yedikule gibi Marmara kıyılarında, Balat, Hasköy gibi Haliç semtlerinde, Galata içlerinde yaşayan Rum, Ermeni ve Musevî azınlıklar ile, Beyoğlu platosuna yerleşen Frenkler ve Lövantenler, hatta rıhtımlarına gelip-giden ve bir süre meyhanelerini dolduran yabancı ve sık gelen gemiciler de, yine bu şehrin insanıydılar.


Latin istilasının yeni İNSAN TİPİ
İstanbullu kimliğinin içindeki AZINLIKLAR