Değişen
her şeye rağmen, az da olsa değişmeyen ve hala sevdiği semtler
olmalıydı...
Benim
İstanbul'da sevdiğim semtler, betonun üstüne damlamış reçel
damlası gibi…

Sultanahmet'le buluşmalar(1951)
|
Birincisi
Sultanahmet tabii… Beyoğlu'nu yer yer severim. Yıldız güzeldir.
Orada da çocukluğum geçti… Boğaz köylerini severim, vadilere
girmiş köyleri… Büyükada da güzeldir. Güzel derken zenginliği
kastetmeyorum, çeşitliliği kastediyorum. Piyerloti'nin ise
artık gidilecek bir yeri kalmadı. Piyerloti'nin oturduğu kahve
kalktı, yerine arabesk bir şey yaptılar. "Bu sedirde
Loti otururdu" demek başka, "Ben buraya bu arabesk
sarayı yaptım" demek başka. Bu tür yerleri özelliğiyle
korumak gerekir.
Batı böyle yapıyor. Kızkulesi'nde patronla şairler arasında
küçük çapta bir harp yaşandı, biliyorsunuz. Şairler; edebiyat
evi olsun, şair evi olsun dediler. Iyi güzel ama paraları
yok. Kızkulesi'ni zengin bir adama vereceklerdi, yoksul bir
adama, şaire değil. Dediğim gibi de oldu. Benim üçüncü bir
önem daha vardı, o da Kızkulesi'ni şehrin akvaryum müzesi
haline getirmekti, ama olmadı…"
İstanbul
artık Floransa, Paris, Roma gibi olamaz. 1950'lere kadar bir
şansımız vardı belki ama artık o treni kaçırdık.
|

Yeşil Ev ve komşusu Mavi Cami...
|
"1979
ile 83 arası köşklerin yapım tarihleri, 83'den 94 sonuna kadar
kullanım tarihleriydi. 95'ten sonra film koptu. İlk eser Yıldız
Parkı'nın kendisi ve Malta Köşkü'ydü. Malta Köşkü akla gelir
ama park unutulur. Halbuki biz parkı imar ettik. İçine çadır
köşkü, sonra da üç tane de kır kahvesi yaptık. Ekonomik açıdan
halkın bütün kademelerine, her kesimine hitap etsin istedik.
Daha sonra Emirgan Parkı içinde önce sarı köşk, sonra da pembe
ve beyaz köşk, ardından yine bir kır kahvesi. Bunlardan sona
Çamlıca Tepesi geliyor. Sonra da Hidiv Kasrı. Bir de Yeşil
Ev var tabii... Bunlardan başka bilinmeyen bir tane daha var.
1972 - 73'ten bu yana her yıl bir şey yaparak Edirnekapı'da
Kariye Müzesi ve çevresini de imar ettik. Bütün evler onarıldı,
yol trafiğe kapandı. Bunlar hep bağış olarak yapıldı. Sonra
bir Kariye Oteli yaptık. Bunları yaparak tarihle sanatla halkı
buluşturduk.
Bizden
önce de onarım yapılıyordu, resmi amaçlarla kışlı, okul yapılıyordu.
Ancak halkın kültür hayatı için ilk defa biz çabaladık. İlk
defa halk bir sarayın içine girdi, oturabildi. Dolmabahçe
Sarayı'nı gezer çıkarsınız, caiz de değildir oturmanız, ama
Malta Köşkü'nün Çadır Köşkü'nün içinde oturabilirsiniz. Çiçekleme
yaptık, çiçek zevkini vermeye çalıştık, her ağacın altını
taş teraslarla banklar koyarak değerlendirdik, ağaç sevgisini
aşılamaya çalıştık. Bu çok yönlü bir konudur, sırf köşkte
sahlep içmke meselesi değildir; işin içinde doğa vardır, kültür
vardır, müzik vardır. Biz Mozart'la, Çaykovski'yle halkı buluşturmaya
çalıştık.
Buraları
dünya literatürüne geçti, dış basında yer aldı, yabancı rehber
kitaplarında yer aldı. Hatta bir Amerikan rehberi, "İstanbul'dan
Yıldız Parkı'nı görmeden dönmeyin" dedi; bunları dedirttik
yani… Ama sonra, bildiğiniz gibi sosyal duvara çarptık. Örneğin,
Soğukçeşme Sokağı ile ilgili çalışmalara başlayacaktık. Daha
önceden verilmiş izni varken, izin veremeyiz dediler. Sebep
olarak da 'padişah evinin önü böyle gecekondu olmaz' diyorlar.
Bunun örneği tarihte yok. Bir gravür var, oradan göründüğüne
göre, Ayasofya'nın arkası değil, önü de öyle, tarihte. Kısacası
biz iş yapabilmek için harp ediyoruz…"
Çelik
Gülersoy'ya içten teşekkürlerimizle...
Röportaj
ve fotoğraflar: Meltem
Özgün
|