|
EN ZOR ŞEY İNSANIN KENDİNİ ANLATMASI…
Ankara doğumluyum. Babam albay olduğu için biz Türk kavimleri gibi konar-göçer
bir aileydik. Babam sürekli tayin oldu. Her 2 senede bir eşyamızı topladık
oradan oraya gittik. Bütün Anadolu'yu gezdik diyebilirim. Hakkari'nin
kazası Uludere, Edirne'nin kazası Uzunköprü, Sivas, Erzurum, Kandıra....
Dolayısıyla tam bir yere alışayım derken oradan ayrılmanın ne demek olduğunu
öğrendim.
En sonunda Erzurum Üniversitesi'ni bitirdim ve Erzurum Radyo ve Televizyonu'nda
ilk kez göreve başladım. Ondan sonra da Ankara Radyosu'na tayin oldum,
1980 yılında. 80 yılından sonra hem televizyonda hem radyoda çalışmalar
yaptım.
Mesleğimde hep ilklere imza attım. Bunlardan biri de bugün hala izleyicinin
hafızasından silinmemiş olan açıklayıcı Türk müziği programı "Hoş Sada"
idi. İlk sabah programını televizyonlarda biz başlattık. Ümit Aktan'la
beraber "İyi Haftalar Türkiye". O program 4 yıl kadar sürdü.
Televizyonda "Akşama Doğru" programları, radyoda "Hafta Sonu" programları,
"Gecenin İçinden"... Derken haber merkezinde göreve başladım. Tamamen
habere adamıştım kendimi, düşünce olarak da. Ve geleceğin haberde olduğunu
düşündüm. O tarihten bu yana sürdürüyorum haber spikerliği görevini.
22. yılım bitmiş mesleğimde. Bir ömür. Bugün haber spikerliğinde yapılabilecek
her şeyin yapıldığına inanıyorum tarafımdan. Haber açık oturumu, ana haber
sunmak, röportajlar yapmak.... Benim asıl yöneldiğim branş zaten röportajdı.
TRT yıllarında da en çok röportaj yaptım. Eğlence programını zaten TRT'nin
ilk yıllarında yapmıştım. TRT'nin özelliği odur: Her kademeden geçersiniz
sonra branşınıza ayrılırsınız. Ben de haberi seçtim. Bugün bana eğlence
programı sundurursanız, eğlenceyi haber gibi sunarım.
HABERCİLİK MESLEĞİ VE BİZ HABERCİLER
TRT döneminden itibaren bizler haberin mutfağında olduk. Haberi yazma,
haberi toparlama, hatta haberin montajına müdahale etme sürecinin içindeydik.
Ben son 1-2 yıldır biraz daha mutfaktan uzakta çalışıyorum. O da özel
nedenlerden, ama bu haberin içinde değilim anlamını taşımıyor. Mutfağın
biraz dışındayım. Dışındayım derken bu haberi şöyle kullanalım. Bu birinci
haber olsun, bu ikinci haber olsun sürecine çok müdahale etmiyorum.
Adı anchorman, anchorwoman ne olursa olsun bugün ekrana çıktığımızda hepimiz
aynı işi yapıyoruz. Ama farklı tonlarda yapıyoruz ve farklı kişilikler
altında yapıyoruz. Bugün Türkiye'deki habercileri kategorize etmek istemem.
Kategorize edersem ister istemez bir polemik doğacak, spekülasyona neden
olacak
Seyirci işin mutfağını görmüyor. Ali Kırca'nın haberi, Reha Muhtar'ın
haberi, Gülgün Feyman'ın haberi, Defne Samyeli'nin haberi diye izliyor
ve izlediği sunucuları bir yere oturtuyor. Zaten baktığınız zaman haberler
arasında çok büyük farklılıklar söz konusu değil. İzleyici kendine göre
onun söylediği habere daha çok inanıyorum, şunun söylediği habere daha
az inanıyorum. Bu daha ciddi bir haber sunucusu diye kendi kafasında bir
yere oturtuyor.
Ali Kırca hem haberini sunuyor, hem haber merkezini yönetiyor. Hem yönetmek,
ondan sonra yöneticilik işini o noktada bitirip ekrana oturup haberini
sunmak, tekrar yöneticiliğe dönmek mi doğru, yoksa yönetilmekte olan bir
haber merkezinin elemanı olup haberin içinde olup mutfağında çalışıp o
yönetim içinde koltuğa oturup sunmak mı doğru, aslında tartışmak lazım.
Bu iş için özel olarak yetiştirilmiş insanların haber formasyonu ister
istemez olacaktır. Öyle ya, haber bültenine her oturuşta bir saatlik süre
içinde 50-60 tane haber okuyorsunuz. 50-60 tane haberin cümlesiyle burun
burunasınız, Türkçesiyle, kelimesiyle bilgisiyle, olaylarla içiçesiniz.
Onun için hepsini tartışmak lazım diye düşünüyorum. Ben 22 yıllık süre
içinde kendi tarzımı bugüne taşıdım. Kendi tarzımdan ödün vermedim, vermem
de.
Güzellik yarışmalarına girmiş birçok hanım "iyi bir haber spikeri" olmak
istediklerini söylüyorlar. Bu mesleğin ölçüsü 90-60-90 değil. Bu mesleğin
ölçüsü, hilal kaş, badem göz, sırma saç değil. Bugüne kadar büyük bir
sevgiyle taşıdığım bu mesleğimin ölçüsü: İyi bir eğitim, dünyaya bakış,
dünyayı hazmetme, olayları değerlendirme, sebep-sonuç ilişkisini bilme,
çok okuma, yani kültür. Onun için çok eğleniyorum, çok gülüyorum bunları
görünce.
Zaten "iyi bir haber spikeri" de olamıyorlar. Bir-iki örnek dışında olabilmiş
değiller. Onlar da eğitimlerini çok iyi tamamlamış iki genç hanım. Onun
için güzellik yarışmalarına girenlerin haberciliğe özenmemelerini öneriyorum.
Hem çok güzel, hem birikimi var, hem iyi bir Türkçe'ye sahip, diline vakıf.
Tamam bu mesleği yapabilir belki o da öğrenerek, çalışarak, öyle paldır
küldür "al sana mikrofon" deyince bu iş yapılamaz
Televizyonlarda genç program sunucularına bakıyorum. Aman allahım ne boş
laflar, ne boş konular, bilgisiz birikimsiz... Bir de şu "canlarım benim"
sözü beni çıldırtıyor. Öğresinler tadından geçilmez. Hem güzel, hem diline
vakıf, hem bilgili konuşuyor… Fakat öğrenmiyorlar, öğrenmek için hiç hevesleri
yok. Çünkü kabul görmüşler.
Dış görünüşe gelince: Elbette bir kadın sunucunun mutfakta bulaşıklarını
bırakmış da arada haber sunmaya gelmiş gibi bir kılıkla ekrana çıkması
hoş değil. Modayı sonuna kadar takip etmesi de hoş değil, çünkü çok uç
çizgiler olabilir. Ortalama bir kararla ne çizgilerin gerisinde kalmalı
ne de çok önünde olmalı. Temiz, bakımlı, kendinden emin, seyirciye saygılı
bir edayla sunmasıdır aslolan. Erkek sunucu için de aynı şey geçerli.
Biz kadın haber sunucularının bazı avantajları var. Saçımızın rengiyle
oynama şansımız var, rujumuzun rengini değiştirme şansımız var, makyajımızla
oynama şansımız var. Bunlar da seyirci üzerinde etkisi olan, küçük detaylar
diye düşünüyorum.
Haber spikerliği görevi dünya durdukça yapılacak bir iştir diye düşünüyorum.
Televizyonun icadından bugüne kadar haberleşme o kadar hızlandı, o kadar
büyük bir ağ kuruldu ki. Bu meslek hiçbir zaman ölmeyecek, kuvvetli ellerde
her zaman ışıltısını taşıyacak.
BEN BU HABERİ OKUMAM
Türkiye Radyo Televizyon Kurumu tarafından spikerlerin konumu belirlenmiş,
yetkileri belirlenmiş, haber yöneticilerinin yetkileri belirlenmiştir.
Dolayısıyla bir haber nedeniyle kurum için dava açılacak olursa, spiker
ifade vermeye gitmez. Özel televizyonlarda ise durum çok farklı. Henüz
bu yasalar doğru şekilde çıkarılmadı. Spikerlerin görevi çok iyi sınırlandırılmadı.
Canı isteyen dava açtığında spiker de gidiyor. Mahkemeye gidiyoruz "bu
haberi niye okudun?" diye soruyorlar, sorumlusu var bana verildi ben de
okudum diyorum ve çıkıyorum.
Spikerin "ben bu haberi okumam" deme hakkı yoktur. Okur. Ancak ne zaman
okumaz. Anayasaya, yasalara aykırı bir haber metni, devletin, milletin
bölünmez bütünlüğüne zarar verecek bir haber metni olduğu zaman spiker
"ben bunu okumam" diyebilir.
Gelelim müstehcenliğe. Zaman zaman yaşıyoruz: Kocasına kızıyor, cinsel
organını kesiyor, şimdi bunun bilimsel adı biliyoruz ki, "penis". Ama
televizyonda özellikle bir kadın haber spikerinin ağzından bunun bilimsel
adının söylenmesi ne dereceye kadar doğru sorusunu yöneltiyorum kendime
ve orada kendi denetim süzgecimi kullanıyorum. Bu işi yapa yapa süzgeciniz
doğal olarak devreye giriyor.
ÖZEL HAYATIM
Erken uyanırım. Spor benim için çok önemli. Her gün 2-3 saat tenis oynarım.
Sonra evime dönerim. Bir dinlenme sürem var doğal olarak. Gazetelerimi
okurum, günlük gelişmeleri takip ederim, haber merkeziyle sürekli görüşürüm
Banyomu yaptıktan sonra kuaförüme koşarım. Kuaföre her gün mutlaka gidiyorum.
Ondan sonra yola koyulurum, işimin başına geçerim. "İyi akşamlar sayın
seyirciler" diyene kadar orada işimle ilgili çalışmalar yaparım.
Saat 18.30 dolaylarında makyajıma başlarım. Makyajım 10 dakika sürer.
Senelerdir yüzüme kimsenin elini değdirmedim, makyajımı hep kendim yaparım.
Çok koyu bir makyajım yoktur, zaman zaman ışıkta değişimler gösterir.
"Bugün nasıl koyu çıkıyor ya da bugün hasta gibi görünüyorum" derim. Ama
o ışığın şiddetinden kaynaklanan bir şey.
Haber bülteninden sonra evime dönerim, ya çocuklarımla yemek yeriz, ya
sinemaya gideriz ya yemekten sonra çıkar yürüyüş yaparız... Köpeğimiz
var, kedimiz var. Onlarla oynarız. Çok sık misafirim gelir. Ama zamanımın
bana ait olan bölümlerini hep okuyarak geçiririm.
İzleyiciler beni ekranda görüp "Gülgün Hanım niye gülmüyorsunuz?" diyorlar.
Ama Türkiye'nin gündemi çok neşeli haberlerle dolu değil, bizler de rating
adına biraz seviyoruz insanın için acıtan, duygularını yoğunlaştıran haberleri
yapmayı. O bakımdan çok gülemiyoruım. "Yüzünüz çok asık" diyorlar. Nasıl
olmasın şimdi 10 ölülü bir trafik kazasının haberini verirken gülemezsiniz,
ya da ekonomik hayatın kötüye gittiğini söylerken gülemezsiniz. İşimi
bitirip özel hayatıma döndükten sonra kahkahalarla gülmeyi seven, arkadaşlarıyla
birlikte olmaktan zevk alan bir insanım. Ama belli saatler içinde işimi
yapıyorum
Bunca yıldır hep o kadar koştum ki bundan sonrasını biraz da kendime ayırmak
istiyorum. Güneşin batışını seyrederken çocuklarımla olmak istiyorum.
Ben o saatlerde hep iş yerimdeyim. Gözüm saatte olmadan yaşamak istiyorum,
biraz da özgürlüğü elime almak istiyorum. Gürültünün patırtının daha az
olduğu yerlere gitmek istiyorum. Bol yeşillik görmek istiyorum. Sukunet
görmek istiyorum işin açıkçası. Çocuklarımla, sevdiklermle huzur dolu
bir hayat istiyorum. Bu telaştan yoruldum galiba. Özdemir Asaf'ın bir
sözü var, "Yaşamak değil, beni bu telaş öldürecek" diye.
Geçtiğimiz günlerde çok hoş bir konuşma geçti. Bir seminerde, konuşmacı
eline cetveli alıyor, katılanlardan birine "kaç yaşındasınız?" diye soruyor.
"50 yaşındayım." diyor katılımcı. "Kaç yaşına kadar yaşayacağınızı tahmin
ediyorsunuz?" diyor. "70-80" diyor. Cetvelin 50 cm'lik bölümünü gösteriyor,
sonra geriye kalan kısmını. "Bakın" diyor "bu kadar uzun bir zamanı yaşamışsınız
geriye şu kadarlık bir süre kalıyor. Artık elinizde olabilir onu nasıl
değerlendireceğiniz." Ben de aynı şeyi düşünüyorum, bundan sonrası benim
elimde olsun arzusundayım. Bu arzumu gerçekleştirmek için adımlarımı attım.
Ama çok net bir şey söyleyemem. Bakarsınız bugün karar verir el sallar
kaçarım,
Yemeklerden, sebzeleri çok severim. Çok da güzel yemek yaptığımı söyler
arkadaşlarım, iddialıyım da o anlamda. Çok fazla sevmediğim için et yemiyorum.
Kiloma çok dikkat etmiyorum. Sağlık sorunları nedeniyle tatlı yemem yasak.
Zaten tatlıyı pek sevmem ama bir parça çikolatadan da uzak kalmadım hiçbir
zaman. Günde 6 öğün yemek yemek ve dengeli beslenmek zorundayım. Beyaz
eti tercih ediyorum, hamurişlerinden de uzak duruyorum.
Her gün mutlaka sporumu yaparım. Senelerdir tenis oynuyorum. Eğer hava
koşulları o gün tenis oynamama elvermiyorsa, oturduğum site içinde bir
salon var orada spor yapıyorum. Onun dışında, yürüyorum. Bol bol yürüyorum.
Fırsat buldukça ve İstanbul'un çukurları izin verdikçe.
Kendimi geliştirmek için sürekli okurum. Kitap okumak benim için aynı
zamanda büyük bir zevk. Hayatın bütün koşuşturması içinde başka bir dünyaya
dalıyorsunuz
Çok çeşitli çevrelerden arkadaşlarım var. Ekonomistlerle sohbetten çok
büyük zevk alıyorum. Bütün ekonomi dergilerini, gazetelerin ekonomi sayfalarını
okurum. En az yöneldiğimiz konu bu çünkü ve her an karşımıza bu konuda
bir konuk çıkabilir. Bilmediğim bir konuyla karşılaştığımda hiç gocunmadım
bilgisi olanları ararım, sorarım. Bir sözcükle karşılaştığım zaman mutlaka
sözlüğü açar, doğru okunuşunu ararım, bulamazsam birkaç tanıdığım Türkolog
var, onlara sorarım. Öğrenmek istediğim şeyleri, eksik kaldığım konuları
daima okurum.
Diksiyon dersler veriyorum. Huşdili Merkezi'nde, Tuna Huş'la birlikte.
Tuna Bey eski bir haber spikeri. Cumartesi günlerimi oraya ayırıyorum.
Çok büyük bir zevk, tatmin yaşıyorum. Tarifi imkansız bir haz. Bunca senelik
hem meslek, hem yayın konusundaki birikimlerimi o gençlere aktarmak. Çok
başarılı öğrencilerim oldu. Şu anda değişik yayın kurumlarındalar. En
iyi öğrencilerimden biri de Didem Tolunay. Şu anda ATV'de sabah haberlerini
sunuyor. Didem'inki inanılmaz bir azim. Cuma gecesi İzmir'den otobüse
binerdi. Cumartesi sabahı derse gelirdi. Cumartesi akşamı hiç uyumadan
tekrar otobüse binip İzmir'e dönerdi. Azmin elinden hiçbir şey kurtulmuyor.
Didem şimdi çok başarılı bir TV sunucusu.
Televizyon kıyafetlerimi Vakko hazırlıyor. Onun dışında evime yakın yerlerden
alışveriş yapıyorum. Çok da alışveriş yaptığımı söyleyemem. Evime çok
yakın olduğu için çoğu zaman Akmerkez'den. Özellikle belli markalarım
yok. Sevdiğim zaman, bir şey hoşuma gittiği zaman, kalitesini de uygun
gördüğüm zaman alıyorum. İlla bu marka olacak diye bir tercihim yok. Ayağımda
bir kemik problemi olduğu için yumuşak derili ayakkabıları tercih ediyorum
Günlük hayatımda da spor giysileri…
Yüzümü korumam gerekiyor. Bu yüzden kozmetik, yani güzellik malzemelerini
çok fazla kullanıyorum. Makyaj malzemelerinden: fondöten, göz kalemi,
bol pudra, rimeller, rujlar, allıkları ister istemez bolca kullanıyorum.
Alışverişim de ağırlıklı olarak kozmetik ürünlerine kayıyor.
İSTANBUL DEYİNCE…
10 yıldan fazla bir zamandır İstanbul'da oturuyorum. İstanbul'u çok seviyorum.
Ne zaman seviyorum, akşamın gölgesi İstanbul'un üstüne düştüğü zaman,
biraz daha ortalıktan el etek çekildiği zaman, biraz daha denizin şıpırtısını
duyabilecek hale geldiği zaman İstanbul'un sessizliği… İstanbul'u seviyorum.
.
İstanbul'un eski mahalleleri bir ara restore edilmişti Çelik Gülersoy
tarafından. Şimdi bilmiyorum artık ne haldeler, kıyamıyorum gidip bakamıyorum.
Oralarda gezmeyi severdim. İstanbul'un eski yerlerini daha çok seviyorum.
Hal'ini seviyorum, Balık Pazarı'nı seviyorum. Oralarda dolaşmak çok keyifli
geliyor bana. Balık Pazarı'nda çok güzel lokantalar var. Balık Pazarı'na
giriyorsunuz biraz ileride camii var. Balık Pazarı'nın içinden kiliseye
giriyorsunuz, öbür taraftan sinagoga. Bütün renklerini bir arada görebiliyorsunuz
İstanbul'un. Oraların kokusunu seviyorum. Evimi seviyorum, çocuklarımı
seviyorum Yeşille suyun kavuştuğu yerleri seviyorum
24 saat balık yiyebilirim. Deniz kıyısındaki balıkçıları seviyorum. O
çok özene bezene yapılmış balık lokantalarını değil, özentisiz yapılmış
temiz ve lezzetli yemek veren balık lokantalarını. Kavaklar çok güzel
o anlamda. Bizim eski meyhanelerimiz var. Onlardan biri de Süheyla'dır.
Süheyla'ya gitmeye bayılırım. Süheyla çok zarif bir hanımdır.
Gürültülü yerleri sevmiyorum. Bundan 7-8 sene önce harekete bayılırdım.
Yemek yiyeyim, oradan bir yere gideyim arkadaşlarımla birlikte dans edeyim.
Ama şimdi bakıyorum o başka bir arzuymuş, başka bir istekmiş. Aman Allahım
ben oralara nasıl gittim, o gürültünün içine nasıl girdim diyorum. O belki
de öyle bir deşarj arzusuymuş. Şimdi daha sakin, daha oturup konuşabileceğim
yerleri tercih ediyorum. Kalabalık olamayan, gürültünün patırtının olmadığı
yerleri seviyorum. Bir de herkesin gittiği yerleri sevmiyorm artık.
Gülgün Feyman'dan diksiyon dersleri
· "Katil" kelimesi telaffuz edilirken her zaman "a" harfi uzatılarak söylenir.
Kısa söylenen "katil zanlısı"dır.
· "Katil": Yasalar karşısında suçu sabit görülmüş, cinayeti işlediği yasalar
karşısında onaylanmış kimseye verilen isimdir. "Katil zanlısı"na gelince:Aslında
kelimenin aslı "kat'l". Türk dil yapısına göre "kat'l" zor söylendiği
için fonetik ve diksiyon üzerine çalışanlar demişler ki araya kısa bir
"i" sesi konulsun, "kat'l zanlısı", "katil zanlısı" olarak telaffuz edilsin..
· 17 Ağustos depreminden sonra çok kullanıldı. Spikerler "Enkazın altında"
diye diye bir hal oldular. Halbuki "enkaz" kelimesi takı alınca "a" sesi
uzar. "Enka(a)zın altındakiler" diye okunur.
· Halk arasında "mütevazi" bilinir oysa kelimenin doğrusu "mütevazı".dır.
· "Stüdyo"… Bu da diftongdur. Yani dilimize yabancı dllerden girmiş bir
sözcük. Bunu "sütüdyo" diye söyleyenler var. Oysa "s" sesini tıslama halinde
duymalıyız.
· Ne olmak istiyorsun diye soruyorlar. "Sipiker" olmak istiyorum diye
yanıt geliyor. Araya bir "i" sesi ekliyorlar.
· "Üç bilok ötede" diyorlar. Yani yine "blok" sözcüğü ancak "i" harfi
eklenerek telaffuz ediliyor.
· Yazı diliyle konuşma dili arasında da bazı farklılıklar var. Örneğin
"ğ"yi bazı kelimelerde sadece yazarken kullanıyoruz. "Değil" yazılır "diil"
okunur. "Yoğurt" yazıyoruz iki tane "o" var gibi söylenir, "yoort" denir,
"ğ" okunmaz.
|