Hamdi Alkan'ın ağzından Hamdi Alkan!..
BEN KİMİM?
1967’de Antakya’da doğdum. Biri kız, beşi erkek 6 kardeşin en küçüğüyüm. Babam emekli memur, annem ev hanımı. İlk, orta, lise eğitimimi Antakya’da tamamladım. Yıldız Teknik Üniveritesi elektrik mühendisliği bölümünü 12 yılda başarılı bir şekilde bitirdim. Halen orada tiyatro hocalığı, genel sanat yönetmenliği yapıyorum. Yıldız Teknik Üniversitesi oyuncularının bütün oyunlarına bazen yönetmen, bazen ağabey, bazen sponsor olarak destek oluyorum.

Başarılı bir elektrik mühendisiyim!.

Tiyatro maceram ilkokul sıralarında başladı. Antakya’nın yöresel özellikleri vardır. Binlerce yıldır birçok kültür orada birleşmiştir. Babam da oranın çok renkli simalarından birisi. Olayları, hayatları, başından geçen ilginç hatıraları hep canlandırarak, kişileştirerek anlatırdı. Onun hareketleri çocukluğumdan beri içimde bir takım şeyleri uyandırdı, bir takım şeylerin ortaya çıkmasına sebep oldu.
İlkokul sıralarında dönemin siyasi liderlerinin taklitlerini yapardım, hep çağırırlardı “Hamdi gel şöyle yap, böyle yap” diye. Ortaokul ve lisede bütün okul müsamerelerine katılırdım. Küçük oyunlarda, skeçlerde roller alırdım. Tiyatro duygum böyle gelişti. Fakat Anadolu’da yaşadığınız zaman kimse sizi yönlendirmiyor. “Git konservatuarda oyunculuk yap, git bu işi profesyonel olarak yap” demiyor. Bize de demediler işte, biz de her Anadolu genci gibi ya doktor ya mühendis olmak gailesiyle oradan yola çıktık. Mühendislik okulunu kazandık. Üniversitede tiyatro aşkım daha da büyüdü. Kendimi çok fena kaptırdım. Bu yüzden 4 yılda bitmesi gereken okul 12 yılda bitti. Okul sıralarını boşuna işgal etmeyeyim dedim, fakat bana ısrarla “elektrik mühendisi ol” dediler. Bende ısrarla elektrik mühendisliği yapıyorum, görüyorsunuz işte...

Gündemi soluk soluğa takip ediyoruz

Kendi programım bundan 6 yıl önce başladı. Ondan önce TRT’de ve birçok özel kanalda birçok sanatçıyla çalıştım. 6 yıl önce de spor komedi programı Öz ofsayt’la televizyon maceramız başladı. 12-13 yıldır televizyondayım ama son 6 yıldır kendi programım var. Öz ofsayt’ta spor adamlarının tiplemelerini yapardık. Şimdi de işte gündemi soluk soluğa takip eden bir program yapıyoruz. 45 kişilik bir ekibimiz var. Bir yandan da profesyonel tiyatroya adım attık. Depremde kaybolan ve hala bulamadığımız Gürkan Gür adlı arkadaşımızın “Metro Canavarı” adlı oyununu yaptık. En son Avrupa turnesini başarıyla noktaladıktan sonra önümüzdeki günlerde İzmir Fuarı’nda, 17 ağustosta Antalya’da bu oyunu sahnelemeye devam edeceğiz. Kasımda Avrupa turnesine çıkıyoruz. Bu arada ben 2 kişilik bir oyunun hazırlık çalışmalarına da başladım. Onun dışında şu anda gündemde sinema var. Haziran ayının sonunda Antakya’da çekilecek. 1960’larda geçen bir dönem filmi. 27 mayıs ihtilalinden önce. Hülya Koçyiğit, Fikret Kuşkan, Aykut Oray, Anthony Quinn... Eşim Canan ve ben de bu filmde misafir sanatçı olarak yer alacağız. Keyifli bir çalışma olacak.

Memleket kara mizah cenneti

Mizahı seçmemin sebebi kendi kişiliğimden kaynaklanıyor. Ben hayata genelde gülmece gözlüğüyle bakıyorum. Bu yüzden de kendimi ifade etme biçimimi mizah olarak seçtim. Zaten memleket kara mizah cenneti. Gülmeyi ve güldürmeyi çok seviyorum. Mizahın da zaten birçok edebiyat biçiminin dışında yazabileceğiniz, çizebileceğiniz çok geniş bir yelpazesi var. Yeni yeni biçimler bulabilirsiniz. Televizyonda da genelde yapılması en zor olan dal mizah. Bu düşüncelerim kendi kişiliğim, kendi tabiatımla da birleşince seçimim mizah oldu.

BİR GÜNÜM

Tatil günümü anlatayım. Sabah genelde 10.00 civarı kalkılıyor. Geç yatıyorum 02.00’yi buluyor yatmam. Normalde 7-8 saatlik bir uyku süreci var. Güne hep diyet yaparak başlıyorum. Öğlen bu diyet bozuluyor. Akşam tarihe karışıyor. Sabahları gazete okumak en büyük keyfim. Dünyada neler olup bittiğini bilmemiz gerekiyor çünkü.
Küçük bir kızım var, onunla ilgileniyorum. Oyunlar oynuyoruz, şarkılar söylüyoruz. Bence çocuğunuza ayıracağınız zamanın niceliği önemli değildir, niteliği önemlidir. Biz Zeynep’le zamanımızı dolu dolu geçiriyoruz. Çocuğun hayatıyla kendi hayatımı kesiştirmeye çalışıyorum.

Zeynep’in öğleden sonraları 2-3 saatlik bir uykusu var. İşlerimin çoğunu onun uyku saatine denk getirmeye çalışıyorum. Öğleden sonra çekimim yoksa ilk işim o gün yapacağım işleri programlamak oluyor. Kitapçıları dolaşıyorum mesela. Çünkü 5 yıl sonra birçok kitap yazmayı planlıyorum. Bu arada müzayedeleri takip etmeye çalışıyorum. Bu ara yeni bir eve geçeceğimiz için onun da hazırlığı var. Öğleden sonra genelde bu işlere kanalize ediliyor. Ev hazırlığı ve kendi dokümanter hazırlığım.Bir de bigglook’la bir çalışmamız var. Bir mizah sayfasının ön hazırlığı içindeyiz. Onun çalışmaları var.
Akşam saatlerinde 17.00-18.00’de çocuğumu alıp çıkıyoruz. Resim sevmesi için onu sergilere götürüyorum. Müzik dinlemesine gayret gösteriyorum. Zaten anne karnına düştüğünden beri ona klasik müzik dinletiyorum.
Bunun dışında haftanın 4-5 günü Zekeriyaköy tarafına gidiyoruz. Gürgensuyu Dinlenme Tesisleri’nde piknik yapıyoruz. Akşamları fazla televizyon seyretmem. En büyük keyfim DVD film izlemek. Ve kitabımı okuyarak uykuya dalmak.

ZEVKLERİM-MEKANLARIM

Gece hayatı söz konusu olduğunda sınıfta kalırım. Bir yere gitmek istediğimiz zaman arkadaşlarımıza takılırız. İyi bildiğim ve sık gittiğim restoranlar var. Balık yemeye Bay Balıkçı’ya giderim. Çok keyifli bir yer. Son gittiğimde bir levrek yemiştim, çok güzeldi valla. Sık sık piknik yapıyoruz. Gürgensuyu’nda. Mangallar geliyor. Hazırlanan köfteler, sucuklar, tavuklar pişiyor. Onlar da bize yağ, su ve elektrik olarak geri dönüyor. Göztepe’de Yüz Evler kebapçısı var. Çok güzel kebap yapıyorlar. Ben Güneydoğulu olduğum için kebaba çok düşkünüm. Bir de bizim biraderin bir küçük balıkçısı var. İflas etmesin diye arada ona gidiyoruz, müşteri olarak destek oluyoruz. Bostancı’da adı Karides . İkinci sınıf bir lokanta ama ailenin gönül rahatlığıyla gidebileceği Türk sanat müziği eşliğinde de güzel balıklar yiyebileceği keyifli bir yer. Öneriyoruz.

Aslında genelde çok sıradan yerlere giderim. Mesela Saray Muhallebicisi’nde sütlaç yemek benim için çok büyük bir keyiftir.
Künefeye kaymak koyanlara kızıyorum

Tabii ki Antakya mutfağı. Güney mutfağına bayılırım. Antakya, Gaziantep, Urfa, Adana, bunlara bir de Lübnan’ı eklerseniz. Güney mutfağında herkesin çok bilmediği yemekler vardır. Örnek verelim katıklı ekmek. Antakya’nın pizzasıdır o. 15 günde bir getirtiyorum Antakya’dan. Katıklı ekmeğin çeşitleri vardır. Sade, çökelekli, ıspanaklı. Bizim oraların küflenmiş çökeleği alınıyor, bir güzel zeytinyağıyla terbiye ediliyor. İçine kekik, ıspanak konuluyor, zeytinyağıyla kardığınız harcı fırıncıya veriyorsunuz. Evde olmaz bu. Evde olan genellikle sertleşir. Fırıncı bunu çok ince, iki kat içi kapalı şekilde açıyor. İncecik pizza haline getiriyor. Sonra da afiyetle yiyorsunuz. Muhteşem bir lezzet. Şimdiye kadar kime yedirdiysem bir kez daha istedi. Beğenmeyen çıkmadı. Belki bir gün katıklı ekmekçi açarım. Onun dışında künefeyi çok severim. Ama künefeye kaymak koyanlara kızıyorum. Künefe sıcak bir tatlıdır. Bunun polemiğini internette yapacağım. Sıcak tatlıya kaymak konmaz. Bir de utanmadan dondurma koyuyorlar, hepten tepem atıyor. Dünyanın en sağlıksız şeyini yapıyorsunuz o zaman. Diş minelerini kırmak için birebir, mide fesadı için ikiye bir. Künefe kendi içinde peynir olan sıcak olarak yenilen bir tatlıdır. Böyle yenmesini dost ve arkadaşlara tavsiye ediyorum.

İçince sapıtırım

İçki içince sapıttığım için içmiyorum. İşin doğrusu içkiyle aram pek yok. Beyaz şarap, tekila, cin fizz, cin tonik severim ama düzenli olarak içmem. İçki içtiğim zamanı şöyle söyleyeyim size... Ayda 3 kezdir. Yani ancak arkadaş sohbetlerinde. Yemekle içki gibi bir alışkanlığım yok.

BENİM İSTANBUL’UM

İstanbul’da yaşamaktan keyif alıyorum. Bu, keyif alacak bir yaşam biçimi oluşturmaktan kaynaklanıyor. Sabah 06.00’da kalkıp işine giden, akşam 19.00’da servise binip evine dönen biri olsaydım, herhalde bu şehirde en fazla 1 yıl dayanabilirdim. Severek yaşadığım bir sistem oluşturduğum için seviyorum bu kenti.
Hayatım: Sarıyer, Etiler, Taksim üçgeninde geçiyor hayatım ve gerçekten tepeden baktığınızda bu alan tam bir üçgen gibidir. Sarıyer’de bahsettiğimiz yeni ev kurma çalışmaları, Etiler zaten şu anda oturduğumuz ev. Taksim de işimin ve hobilerimin merkezi. Küçük müzayedeler, kitap alışverişleri, antika alışverişleri... Ve işimle ilgili bütün toplantıları Taksim bölgesindeki işyerimde yapıyorum.
İstanbul’da yaşam çok çabuk, çok tempolu. Ne zaman yurtdışına gitsem ikinci gün İstanbul’u özlemeye başlıyorum. Bu şehrin insanın içine işleyen, içine sinen bir ritmi, bir temposu var. Farkında olun ya da olmayın sizi alıp götürüyor. Sizi yürüten bir şehir burası. Keşmekeşini de sevdiğim oluyor. En sevdiğim yönü İstanbul Boğazı’nın ve ikliminin değişkenliği. Her gün başka bir renkte görmek o Boğaz’ı... Gece görmek başka türlü, gündüz görmek başka türlü. Ve hep yeni şeylerle karşılaşmak. Sürprizler kenti benim için. Bu büyük bir heyecen veriyor bana.
Gerçekten sevmediğim yönleri gürültü ve trafik. İkisi bir araya geldiği zaman çok asabi bir insan oluyorum.
İstanbul artık birçok kentin toplamı olmuş bir şehir. Büyüyen bir dev olmuş. İstanbul’da Avrupa da var, İkitelli’nin oraya çıktığınızda köy de var. Osmanlı İmparatorluğu bir dönem yayılmıştı ya, İstanbul da aynı öyle yayılıyor.

KOLLEKSİYONERLİK RUHUMDA VAR
Kolleksiyonerlik benim ruhumda var. Aklınıza gelebilecek her şeyi topluyorum. Eski oyuncak, eski fotoğraf, eski fatura, eski film afişleri, baskısı tükenmiş kitap, imzalı kitap, özellikle Türk edebiyatçılarının, bir de resim kolleksiyonum var. Eski Osmanlı dönemi ressamlardan, figüratif resim topluyorum. Bir kirli çıkı deposu benimki. Ve bunların hepsi zamanla tasnif ediliyor. Bu aralar 1930’larda Anadolu şehirleri nasıldı onu araştırıyorum. Fotoğraflarını, belgelerini topluyorum. Sonra tiyatro eserlerini topluyorum. Türk dilinde basılmış olan eserlerin yüzde 90’ına yakını bende var. Bunlar zaman içinde çeşitli sergilerle, kitaplarla halka ulaşacak. Çünkü bunları toplamanın anlamı o. Yavaş yavaş insanlarla paylaşmak gerekiyor.

PROJELERİM

Kitap Projelerim

Beş yıl sonra tamamlamayı tasarladığım kitap projelerimden söz etmiştim ya: Birinci sırada “Antakya” kitabı var, ardından “Son Oyun” adlı 2 perdelik bir oyun. Üçüncü projem yine oyunlar üzerine. “Bilinmeyen Türk Oyunları” başlığı altında birçok oyun toparladım, genelde kimsenin bilmediği oyunlar bunlar. Onların kronolojisini yapıp, özetlerini anlatacağım, örnek diyaloglar yazacağım. Daha sonra da amatör tiyatroya verdiğim 15 yılı bir kitap haline getirmeyi planlıyorum. “Amatör Tiyatroda 15 Yıl” adıyla... Bizim yaşadığımız olayların kesinlikle ölümsüzleşmesini istiyorum.
7-8 yıl sonra çocuğumu da alıp uzun bir seyahate çıkacağım. Dünyayı yeniden keşfetmeyi düşünüyorum. Zaten arkeolojiye çok meraklıyım. Daha sonra da bol bol yazacağım. Çünkü bir şey biriktirdiğiniz zaman bir süre sonra patlamaya dönüşmesi lazım.
Pencereyi Kapat