|
Delhi'de hayat sokaklarda
geçiyor sanki!
İnsanlar mesire yeri niyetine parklara yayılmışlar. Dilencinin biri takma bacağını
çıkarıp sağlam olanının yanına koymuş.
Pazar yerinde her köşe başında kazanlar kaynıyor, safranlı mercimeğin yanında
koca bir Moğol pilavı tenceresi ısınıyor.
Hint yemeklerinden tadılan ilk lokma, Hindistan'ın Sanskritçe adının neden "Baharat"
anlamına geldiğini son derece net biçimde anlatıveriyor insana.
Bol baharatlı yemeklerden olsa gerek, kimi lokantalar, yemekten sonra ağıza güzel
koku versin diye anasonla şeker ikram ediyorlar müşterilerine.
Bir de, Betel ağacının yaprağına çeşit çeşit baharat, tütün, badem çekirdeği,
bal ve karbonatlı bir madde koyup atıveriyorlar ağızlarına. "Hem tad verir,
hem de hazmı kolaylaştırır paan, mutlaka dene!" dedi tanıştığımız Hintliler.
Bir kez denedim, tad verdi vermesine de hazmı kolaylaştırdı mı bilemiyorum!
Eski Delhi'nin inanılmayacak derecede renkli çarşı yaşamını görüntülüyoruz.
Çarşıda adım başı, çayla sütü beraberce kaynatan "sütlü-çaycılar"a rastlıyoruz.
Sık rastladığımız bir diğer meslek grubu da "sakal düzelticiler"!
Yüzlerce tavuğun tek tek yerleştirildiği kafesler dağ gibi yığılmış sokaklara.
Her yerde Kongre Partisi'nin sembolü olan "el"li afişler görüyoruz.
Bu tür afişlerde o kadar çok resim kullanılıyor ki şaşmamak elde değil!
Bunda, Hindistan'da her üç kişiden ikisinin okuma yazma bilmemesinin hayli rolü
olsa gerek diye düşünüyoruz.
Yollardaki duvar yazılarına bakıyoruz, Sanskritçe harfler sanki çamaşır ipine
dizilmiş mandallar görüntüsü veriyor bize. Bu harflerden bir anlam çıkarmak imkânsızın
da ötesinde bizler için! İyi ki İngilizcesi de bulunuyor genellikle altında!
Çarşının hemen yanındaki 25 bin kişilik Cuma Mescid'i, soğan tipli dev kubbelerinden
tanıyoruz hemen. Öğle saatlerinde cami, Müslüman olmayanlara kapatılıyor. Kadınlarla
erkeklerin havuzun başında yan yana oturup abdest alması pek de alışık olduğumuz
görüntülerden değil doğrusu!..
Bir zamanlar, Hint-Türk imparatoru Evrengzib bu camiye, ya süslü filinin sırtında,
ya da altın tahtında taşınarak getirilirmiş. Kaleden camiye kadar tüm caddelere
de ısıyı ve tozu azaltmak üzere su serpilir, yol boyunca da üç yüz asker dizilirmiş...
|
Akşam
bir Hint düğünü çekimine gidiyoruz.
Düğünde bir çalgıcı, çeşitli boylarda, içi su dolu kâselere vurarak inanılmayacak
hoş sesler çıkarıyor.
Uzunca bir süre bu "sulu müzik"le hoşca vakit geçirdik. Hint müziğinin,
eski Yunan, Arap ve Türk müzikleriyle akraba olduğunu öğreniyoruz.
Az sonra gelin arabası yaklaştı büyük bir ihtişamla. Arabanın önünde çiçeklerden
yapılmış dev bir gamalı haç bulunuyor!
Gamalı haçın ortasında da dört nokta. Hindistan gezimiz boyunca duvarlardan müzelere
dek her yerde karşımıza çıkıyor bu sembol. "Svastika" denilen
ortası noktalı bu gamalı haçın bundan altı bin yıl kadar önce Batı Asya'da ortaya
çıktığı rivayet ediliyor. Svastika Sanskritçe'de "Mutlu hayat" anlamına
geliyormuş.
"Nerdeeen nereye!" demekten alamıyoruz kendimizi. Alman Nazilerinin,
ırkçı düşüncelerinin sembolü haline getirip sonra da 3.Reich'ın bayrağı yaptıkları
gamalı haçla Hindistan'da bir zengin düğününde karşılaşmak aklımızın ucundan geçmezdi
doğrusu!
Gelinle damat
adayı ağır ağır arabadan çıkıyor. Gelinin boynu altınlarla öylesine yüklü ki kızcağız
yürümekte güçlük çekiyor!
Kim bilir belki de "Altının var mı derdin var kardeş!" diye yakınıyordur
gelin kız diye düşünüyorum.
Gelinin yanısıra davetli hanımlar da ellerine kına yakmışlar. O denli ince ince
çiçek desenleriyle doldurmuşlar ki ellerini, bunların kaç saatte yapıldığını sormadan
edemiyorum.
"Saat mi?" diye gözlerini aça aça bakıyor bir Hintli kız. "Beş
dakika bile sürmez ki bu!" diyor gülümseyerek.
Sonra da, bu denli ince işin bu kadar kısa sürede nasıl yapıldığının sırrını açıklayıveriyor.
Meğer, krema sıkacağı gibi bir alet kullanırlarmış ellerine kına yakarken!
Bu arada, Hindistan'da kimi düğünlerde cazbantların sömürgecilik döneminden kalma
alışkanlıkla hâlâ "Çok yaşa Kraliçem"i çaldıklarını öğreniyoruz.
Hindistan'da dokuz, on yaşta evlilikler ve drahoma da hayli yaygınmış. Drahoma
yüzünden aileler çocuklarının oğlan olması için dua ederlermiş.
Bu nedenle olsa gerek, terk edilen çocuklar genellikle kız olurmuş. Bu drahoma
da öyle bir dertmiş ki, bir kere vermekle bile kurtulamayabiliyormuş kız ailesi;
çünkü, kızın bakire çıkmaması gibi kimi "nâhoş" durumlarda erkek
ailesi bir de "evlilik sonrası drahoması" talebinde bulunabilirmiş!
Devam

|