Ana Sayfa | Turlar | Oteller | Mavi Yolculuk | Uçak Biletleri | Oto Kiralama | Boğaz Tekneleri
H İ N D İ S T A N


MURAT ÖZSOY
VENEDİK
ROMA
NEW YORK
HİNDİSTAN
Adriyatik Kraliçesi Venedik
Roma
New York
Hindistan

HİNDİSTAN

Karısını yakan kocalar!

Kentlerde gazete ilânlarıyla evlenenlerin sayısının hayli kabarık olduğunu öğreniyoruz.
Hintli kadının, evleninceye kadar çeyiz için, evlendikten sonra da çocukları için çalışması gerektiği kanısı yaygın toplumda.
Kendini ailesine adayan Hintli kadın, ne yaparsa yapsın kimi kocalara yaranamıyor anlaşılan! Çünkü Hint gazetelerinde, "karısını yakan koca" haberlerinden geçilmiyor.

Karısını çıra gibi yakan kocalar yanısıra bir de gözü çıkasıca "Sati" geleneği var Hindistan'da.
Gerçi bu gelenek 1829'da İngilizler tarafından yasaklanmış ama, sadece Delhi'de, töre gereği, ölen eşleriyle birlikte diri diri yakılan kadınların sayısının yılda yaklaşık dört yüze ulaştığından söz ediliyor hâlâ! Bu tür ölümlere de resmi kayıtlarda ya kaza deniyormuş, ya da intihar...

M.Ö.4.yy'dan beri "sati" geleneğinden söz edildiğine göre, hani neredeyse, bu korkunç geleneğin en azından 2,300 yıllık bir geçmişi var!

Dul kalan kadın, sadâkatını göstermek üzere ölen kocasının yakıldığı odun yığını üzerinde kendini yaktırarak onu ölümde de izlemiş oluyor imiş! Kanunları, gelenekleri yapanların hep erkekler olduğu nasıl da belli değil mi?
Alev alev yanan odunların üzerine bir kere de dul erkeğin çıkıp da ölen karısına sadâkatini gösterivermesi hiç mi hiç akla gelmiyor tabii!..

Kısırlaştırma taburları

Hindistan'da nüfus artışı o boyutlara ulaşmış ki 1947'de İngilizlerden bağımsızlık kazanıldığında 300 milyon civarında olan nüfus bugün 850 milyonu aşmış.

Hintliler bakmışlar ki bu nüfus artışının önüne geçemiyorlar, düşünmüşler, taşınmışlar çareyi 70'li yılların başlarında duvarları, doğum kontroluyla ilgili veciz slogan ve resimlerle donatmakta bulmuşlar.
"Kısırlaşın, transistörlü radyoyu kazanın!" biçiminde ifadesini bulan bu kampanyanın dozu zaman zaman daha da artarak sürmüş.
Öyle ki, bir dönem "kısırlaştırma taburları" ortalığı sarmış ve insanlar, "Aman yakalar, götürürler, bir de zürriyetimizden oluruz!" korkusuyla gece sokağa çıkamaz olmuşlar.
Bu zoraki kampanya doğal olarak ters tepmiş ve doğumlar azalacağına artmış!..

Aşk anıtı Tac Mahal!

Sabah erkenden "altın üçgen"in ikinci kenti Agra'ya doğru yola çıktık.
Kent, Tac Mahal'den ötürü romantizmin simgesi haline gelmiş. Yol boyu deve kervanlarıyla, fillerle ve tabii ki ineklerle karşılaşıyoruz.
Hindistan'da yolların bir diğer özelliği de yolun iki kenarından akan pis suların açık tuvalet işlevi görüyor olması. İnsanlar gelene geçene, arabaya kamyona alındırmaksızın yol kenarına çömeşiyorlar, sırtlarını yola çevirip her türlü ihtiyaçlarını huzur içinde görüyorlar!..

Ve nihayet aşk anıtı Tac Mahal'in karşısındayız. Dünyanın en çok fotoğrafı çekilen anıtlarından biri bu. "İnsanlar, Tac Mahal'i görenler ve görmeyenler olarak ikiye ayrılır!" buyuran şairin kulakları çınlasın!..

Tac Mahal, Hint-Türk imparatoru Şah Cihan'ın büyük aşkının sembolü.
On yedi yıldır evli olduğu eşi Mümtaz Mahal, imparatora tam on dört çocuk doğurduktan sonra doğum sırasında ölür. Şah Cihan, üzüntüsünden dünyevi zevklerden elini ayağını çeker, sonunda da devlet işlerini oğullarına devredip karısı için bu muhteşem anıtı yaptırır.
Tac Mahal, gün doğarken, batarken ya da ay ışığında tamamen değişik görüntüler, bambaşka renkler yansıtıyor, çünkü anıtta kullanılan ak mermerlerin içine yarı kıymetli taşlar yerleştirilmiş.
Güneşin ışınlarının değişimine uygun olarak açık leylâk renginden kreme, pembeden sarıya kadar renkten renge bürünüyor anıt!
Söylenenlere bakılırsa Şah Cihan beyez mermerden yapılan Tac Mahal'in siyah mermerlisini de Yamuna nehrinin öte kıyısında kendi mezarı için yaptırmak istemiş. Ancak oğlu Evrengzib, mimari eser peşinde paraları har vurup harman savurmasından usandığı babasını Agra Kalesi'ne kapatıvermiş. Şah Cihan da hayatının geri kalan kısmını, sevgili karısı için yaptırdığı aşk anıtını, hapsedildiği kaleden seyrederek geçirmiş!..

Hayalet Kent

Bu kez de Agra yakınlarında bulunan ve "Zafer Kenti" anlamına gelen Fatehpur Sikri'deyiz.
Dünyanın en muhteşem hayalet kentlerinden olan dört yüz küsur yıllık Fatehpur Sikri'nin öyküsü ise fevkalâde ilginç doğrusu!..
Ekber Şah on iki yıldır tahttadır, imparatorluk git gide büyümektedir, kısacası her şey yolundadır. Yolunda gitmeyen ise tek bir şey vardır...
Ekber Şah'ın üç yüz karısı, hareminde de beş bini aşkın cariyesi bulunmasına karşın bir türlü çocuğu olmamaktadır. Bir zaferden sonra Ekber Şah, Sikri'de Şeyh Selim Çiştî adında bir evliyayı ziyaret eder.
Evliya bir kehanette bulunur ve Ekber Şah'ın yakında üç çocuğu olacağını söyler. Ve hemen ertesi yıl, yıllardır çocuğu olmayan şahın Sikri'de bir oğlu doğar! Ne hikmetse, birincinin hemen ardından iki oğlu daha oluverir Ekber Şah'ın!

Bu inanılmaz mucizenin üzerine Ekber Şah, evliyanın dergâhının yakınlarında Fatehpur Sikri adında bir kent kurulmasını emreder. Ancak, eş ve cariyeleri ile birlikte körebe oynamaya bayılan Ekber Şah'ın bu meşgaleleri arasında gözden kaçırdığı minik bir detay vardır. Kentin su kaynakları fevkalâde yetersizdir. Ve sonunda korkulan olur, Fatehpur Sikri'nin su kaynakları kurur ve kent kerbelâya döner...
Bunun üzerine terkedilen Fatehpur Sikri de hayalet kent gibi ortada kalıverir!..
Buna karşın, Ekber Şah'a, üç oğlu olacağı kehanetinde bulunan sufi evliyanın mezarı bugün bile çocuk isteyen Hindu ve Müslüman ailelerle dolup taşmaya devam ediyor.

Ekber Şah, Hinduizm, İslamiyet, Sihizm ve Hristiyanlığın sentezini yapıp imparatorluğu birleştirmek istemiş.
Bu kararından sonra tutmuş Din-i hak ya da Din-i ilâhi adıyla yeni bir din yaratmış, bir de para bastırmış.

Paranın üzerine de "Allahu akbar" diye yazdırmış. Bu, bir yandan "Allah büyüktür" anlamına gelirken, rivayete bakılırsa, bir yandan da "Akbar Allah'tır" olarak yorumlanır imiş o dönemde...

Ekber Şah'ın mezarının bulunduğu bahçedeyiz. Maymunlar ve geyiklerle dolu bahçenin bir köşesinde gelincik benzeri bir hayvan olan mangust ile kobra yılanının amansız mücadelesini izliyoruz. Keskin dişli mangust, kısa sürede kobrayı kanlar içinde bırakıp perişan ediyor.

Öylesine rüya gibi bir kent ki Agra, 90 bin dörtlükle dünyanın en uzun şiiri olan Mahabharata adlı Hindu destanında kentin adının, "cennet" anlamına gelen Agrabana olarak geçmesi hiç de şaşırtıcı gelmiyor insana…
Bir zamanlar Agra'da, imparator yılda iki kez altın ve gümüşle tartılır sonra da bu altın ve gümüşler halka dağıtılırmış.
Ve öyle bir cennetmiş ki Agra, pilâv, üstü zar gibi ince bir altın tabakasıyla kapla
nır öyle ikram edilirmiş!..

200 milyon inek!

"Altın üçgen"in üçüncü ve son kenti Jaipur'dayız.
Eskiden, ev yapımında kullanılan pembe renkli kumlu taşlar nedeniyle Jaipur'a "Pembe Kent" adı verilmiş.
Jaipur'da Jantar Mantar adında eski bir astroloji merkezindeyiz.
Buradaki güneş saatinin, gerçek zamanı üç saniye farkla verebildiği rivayet olunuyor.
Jaipur'da trafik, İstanbul'a rahmet okutacak derecede...
Kamyonlar, develer, bisiklet-taksiler ve inekler öylesine bir hengâme oluşturuyorlar ki yollarda, saatlerce sıkışıp hareket edemiyoruz.
Rivayete bakılırsa, Hindistan'daki ineklerin sayısı da 200 milyonu aşmış.
Bu demektir ki, yaklaşık dört kişiye bir inek düşüyor bu hayvan sever ülkede!
Yoğun inek nüfusuna ek olarak, domuzdan sincaba, papağandan tavuskuşuna, mangusttan file, hattâ ve hattâ akbabadan piton yılanına varıncaya dek bin bir çeşit hayvana ev sahipliği yapıyor Jaipur sokakları!

Kuş Hastanesi'nde kuşlara gösterilen ihtimamı ve insanlarla iç içe yaşayan türlü çeşit hayvanı gördükten sonra, bu güzel ülkenin, doğal parklarını kentlerin tam göbeğine kurmuş olduğunu düşünmek pek de abartılı olmasa gerek, ne dersiniz?..



"Makaleler" bölümüne sizde katkıda bulunmak isterseniz, lütfen " travel@bigglook.com adresine e-mail gönderiniz.