|
Kentlerde gazete ilânlarıyla
evlenenlerin sayısının hayli kabarık olduğunu öğreniyoruz.
Hintli kadının, evleninceye kadar çeyiz için, evlendikten sonra da çocukları için
çalışması gerektiği kanısı yaygın toplumda.
Kendini ailesine adayan Hintli kadın, ne yaparsa yapsın kimi kocalara yaranamıyor
anlaşılan! Çünkü Hint gazetelerinde, "karısını yakan koca" haberlerinden
geçilmiyor.
Karısını çıra gibi yakan kocalar yanısıra bir de gözü çıkasıca "Sati"
geleneği var Hindistan'da.
Gerçi bu gelenek 1829'da İngilizler tarafından yasaklanmış ama, sadece Delhi'de,
töre gereği, ölen eşleriyle birlikte diri diri yakılan kadınların sayısının yılda
yaklaşık dört yüze ulaştığından söz ediliyor hâlâ! Bu tür ölümlere de resmi kayıtlarda
ya kaza deniyormuş, ya da intihar...
M.Ö.4.yy'dan beri "sati" geleneğinden söz edildiğine göre, hani neredeyse,
bu korkunç geleneğin en azından 2,300 yıllık bir geçmişi var!
Dul kalan kadın, sadâkatını göstermek üzere ölen kocasının yakıldığı odun yığını
üzerinde kendini yaktırarak onu ölümde de izlemiş oluyor imiş! Kanunları, gelenekleri
yapanların hep erkekler olduğu nasıl da belli değil mi?
Alev alev yanan odunların üzerine bir kere de dul erkeğin çıkıp da ölen karısına
sadâkatini gösterivermesi hiç mi hiç akla gelmiyor tabii!..
Hindistan'da nüfus artışı
o boyutlara ulaşmış ki 1947'de İngilizlerden bağımsızlık kazanıldığında 300 milyon
civarında olan nüfus bugün 850 milyonu aşmış.
Hintliler bakmışlar ki bu nüfus artışının önüne geçemiyorlar, düşünmüşler, taşınmışlar
çareyi 70'li yılların başlarında duvarları, doğum kontroluyla ilgili veciz slogan
ve resimlerle donatmakta bulmuşlar.
"Kısırlaşın, transistörlü radyoyu kazanın!" biçiminde ifadesini bulan
bu kampanyanın dozu zaman zaman daha da artarak sürmüş.
Öyle ki, bir dönem "kısırlaştırma taburları" ortalığı sarmış ve insanlar,
"Aman yakalar, götürürler, bir de zürriyetimizden oluruz!" korkusuyla
gece sokağa çıkamaz olmuşlar.
Bu zoraki kampanya doğal olarak ters tepmiş ve doğumlar azalacağına artmış!..
Sabah
erkenden "altın üçgen"in ikinci kenti Agra'ya doğru yola çıktık.
Kent, Tac Mahal'den ötürü romantizmin simgesi haline gelmiş. Yol boyu deve
kervanlarıyla, fillerle ve tabii ki ineklerle karşılaşıyoruz.
Hindistan'da yolların bir diğer özelliği de yolun iki kenarından akan pis suların
açık tuvalet işlevi görüyor olması. İnsanlar gelene geçene, arabaya kamyona alındırmaksızın
yol kenarına çömeşiyorlar, sırtlarını yola çevirip her türlü ihtiyaçlarını huzur
içinde görüyorlar!..
Ve nihayet aşk anıtı Tac Mahal'in karşısındayız. Dünyanın en çok fotoğrafı
çekilen anıtlarından biri bu. "İnsanlar, Tac Mahal'i görenler ve görmeyenler
olarak ikiye ayrılır!" buyuran şairin kulakları çınlasın!..
Tac Mahal, Hint-Türk imparatoru Şah Cihan'ın büyük aşkının sembolü.
On yedi yıldır evli olduğu eşi Mümtaz Mahal, imparatora tam on dört çocuk doğurduktan
sonra doğum sırasında ölür. Şah Cihan, üzüntüsünden dünyevi zevklerden elini ayağını
çeker, sonunda da devlet işlerini oğullarına devredip karısı için bu muhteşem
anıtı yaptırır.
Tac Mahal, gün doğarken, batarken ya da ay ışığında tamamen değişik görüntüler,
bambaşka renkler yansıtıyor, çünkü anıtta kullanılan ak mermerlerin içine yarı
kıymetli taşlar yerleştirilmiş.
Güneşin ışınlarının değişimine uygun olarak açık leylâk renginden kreme, pembeden
sarıya kadar renkten renge bürünüyor anıt!
Söylenenlere bakılırsa Şah Cihan beyez mermerden yapılan Tac Mahal'in siyah mermerlisini
de Yamuna nehrinin öte kıyısında kendi mezarı için yaptırmak istemiş. Ancak oğlu
Evrengzib, mimari eser peşinde paraları har vurup harman savurmasından usandığı
babasını Agra Kalesi'ne kapatıvermiş. Şah Cihan da hayatının geri kalan kısmını,
sevgili karısı için yaptırdığı aşk anıtını, hapsedildiği kaleden seyrederek geçirmiş!..
|
Bu kez de Agra yakınlarında
bulunan ve "Zafer Kenti" anlamına gelen Fatehpur Sikri'deyiz.
Dünyanın en muhteşem hayalet kentlerinden olan dört yüz küsur yıllık Fatehpur
Sikri'nin öyküsü ise fevkalâde ilginç doğrusu!..
Ekber Şah on iki yıldır tahttadır, imparatorluk git gide büyümektedir,
kısacası her şey yolundadır. Yolunda gitmeyen ise tek bir şey vardır...
Ekber Şah'ın üç yüz karısı, hareminde de beş bini aşkın cariyesi bulunmasına karşın
bir türlü çocuğu olmamaktadır. Bir zaferden sonra Ekber Şah, Sikri'de Şeyh
Selim Çiştî adında bir evliyayı ziyaret eder.
Evliya bir kehanette bulunur ve Ekber Şah'ın yakında üç çocuğu olacağını söyler.
Ve hemen ertesi yıl, yıllardır çocuğu olmayan şahın Sikri'de bir oğlu doğar! Ne
hikmetse, birincinin hemen ardından iki oğlu daha oluverir Ekber Şah'ın!
Bu inanılmaz mucizenin üzerine Ekber Şah, evliyanın dergâhının yakınlarında Fatehpur
Sikri adında bir kent kurulmasını emreder. Ancak, eş ve cariyeleri ile birlikte
körebe oynamaya bayılan Ekber Şah'ın bu meşgaleleri arasında gözden kaçırdığı
minik bir detay vardır. Kentin su kaynakları fevkalâde yetersizdir. Ve sonunda
korkulan olur, Fatehpur Sikri'nin su kaynakları kurur ve kent kerbelâya döner...
Bunun üzerine terkedilen Fatehpur Sikri de hayalet kent gibi ortada kalıverir!..
Buna karşın, Ekber Şah'a, üç oğlu olacağı kehanetinde bulunan sufi evliyanın mezarı
bugün bile çocuk isteyen Hindu ve Müslüman ailelerle dolup taşmaya devam ediyor.
Ekber Şah, Hinduizm, İslamiyet, Sihizm ve Hristiyanlığın sentezini yapıp imparatorluğu
birleştirmek istemiş.
Bu kararından sonra tutmuş Din-i hak ya da Din-i ilâhi adıyla yeni bir
din yaratmış, bir de para bastırmış.
Paranın üzerine de "Allahu akbar" diye yazdırmış. Bu, bir yandan
"Allah büyüktür" anlamına gelirken, rivayete bakılırsa, bir yandan da
"Akbar Allah'tır" olarak yorumlanır imiş o dönemde...
Ekber Şah'ın mezarının bulunduğu bahçedeyiz. Maymunlar ve geyiklerle dolu bahçenin
bir köşesinde gelincik benzeri bir hayvan olan mangust ile kobra yılanının amansız
mücadelesini izliyoruz. Keskin dişli mangust, kısa sürede kobrayı kanlar içinde
bırakıp perişan ediyor.
Öylesine rüya gibi bir kent ki Agra, 90 bin dörtlükle dünyanın en uzun şiiri olan
Mahabharata adlı Hindu destanında kentin adının, "cennet" anlamına gelen
Agrabana olarak geçmesi hiç de şaşırtıcı gelmiyor insana…
Bir zamanlar Agra'da, imparator yılda iki kez altın ve gümüşle tartılır sonra
da bu altın ve gümüşler halka dağıtılırmış.
Ve öyle bir cennetmiş ki Agra, pilâv, üstü zar gibi ince bir altın tabakasıyla
kaplanır öyle ikram
edilirmiş!..
"Altın
üçgen"in üçüncü ve son kenti Jaipur'dayız.
Eskiden, ev yapımında kullanılan pembe renkli kumlu taşlar nedeniyle Jaipur'a
"Pembe Kent" adı verilmiş.
Jaipur'da Jantar Mantar adında eski bir astroloji merkezindeyiz.
Buradaki güneş saatinin, gerçek zamanı üç saniye farkla verebildiği rivayet olunuyor.
Jaipur'da trafik, İstanbul'a rahmet okutacak derecede...
Kamyonlar, develer, bisiklet-taksiler ve inekler öylesine bir hengâme oluşturuyorlar
ki yollarda, saatlerce sıkışıp hareket edemiyoruz.
Rivayete bakılırsa, Hindistan'daki ineklerin sayısı da 200 milyonu aşmış.
Bu demektir ki, yaklaşık dört kişiye bir inek düşüyor bu hayvan sever ülkede!
Yoğun inek nüfusuna ek olarak, domuzdan sincaba, papağandan tavuskuşuna, mangusttan
file, hattâ ve hattâ akbabadan piton yılanına varıncaya dek bin bir çeşit hayvana
ev sahipliği yapıyor Jaipur sokakları!
Kuş Hastanesi'nde kuşlara gösterilen ihtimamı ve insanlarla iç içe yaşayan türlü
çeşit hayvanı gördükten sonra, bu güzel ülkenin, doğal parklarını kentlerin tam
göbeğine kurmuş olduğunu düşünmek pek de abartılı olmasa gerek, ne dersiniz?..
|