|
2001 yılında Almanya’nın kuzeyinde Baltık denizine
sadece yirmi dakikalık uzaklıktaki bir kent olan Rostock şehrine Uluslar
arası Gönüllü Gençlik kampına kabul edilmiştim. Bu kampı internette yoğun
aramaların sayesinde bulmuştum. Türkiye’de bu tip çalışma kamplarına aracı
turizm şirketleri ile başvurabilirdim ama ben bizzat başvurduğum için
100 dolar gibi bir para kendi cebime kalacaktı.
Kampa kabul edilmiştik. Ben o zaman 28 ve kardeşim özgür ise 27 yaşında
idi. Kamptan davetiyelerimiz geldi ve vizemizi Alman Konsolosluğundan
aldık. Kültür vizesi olduğu için vize parasını almadılar ve o binlerce
kalabalığın arasına bile girmeden vizeyi kolayca hallettik.
İki hafta öncesinden Ulusoy otobüs firmasından Almanya için biletlerimizi
ayırtmıştık. Salı sabahı Ankara’dan İstanbul’a hareket ettik.
İstanbul’dan Ayrılış...
Akşama doğru İstanbul’a vardık. İstanbul’da ilk dikkatimizi çeken yoğun
bir nem havası oldu. Biletlerimizi aldık ama galiba bir problem vardı.
Ulusoy’da ki şöför bize eğer üstümüzde belli bir miktarda döviz olmazsa
Yunanistan sınırından geri gönderilebileceğimizi söyledi. Bununda sebebi
ilk defa yurt dışına çıkmamız olduğunu belirtti. Biz haliyle bir telaş
içine düştük.
Salı akşamı saat onbir gibi İstanbul’dan iki otobüsle Almanya’ya doğru
yola çıktık. Bizim otobüste toplam bir on kişi kadar yolcu vardı. Diğer
otobüs de hemen hemen aynı idi. Saat gece üç gibi İpsala sınır kapısına
geldik. Tam iki saat bekledikten sonra Yunanistan topraklarına girdik.
Bir saat bizim gümrükte bekledik ve bir o kadar da Yunanistan gümrüğünde
bekledik.
Bu esnada ben çok heyecanlanmıştım. İlk defa bir başka ülke topraklarında
yol alıyordum. Yeni yeni güneş yüzünü göstermeye başlıyordu. Burası da
aynı Türkiye’ye benziyor. İnsanları ve topraklarımız bir birinin ikizi
gibi duruyordu. Yunanistan’da hemen hemen her iki saatte bir mola verdik
ve yolculuğumuz çok rahat bir şekilde ilerliyordu.
Elimde de bir Avrupa yol haritası vardı ve ne kadar yolumuzun kaldığını
bakarak tahmin etmeye çalışıyorum. Bu arada mümkün olduğu kadar uyumamaya
bakıyorum. Nedeni de bu coğrafyaların manzarasının olabildiğince tadını
çıkarmak. İyi ki uyumamışım. Çünkü herkesin uyukladığı bir öğlen saattinde
ünlü yunan antik tanrısı olan Zeus’un yaşadığı Olimpos dağının eteklerinden
geçiyoruz ve dağ muhteşem zirvesiyle tam yolumuzun üstünde. Dağın etekleri
yemyeşil.
Saat öğleden sonra dört gibi Yunanistan’ın ünlü kaya kiliseleri olan Meteora
‘ya geldik. Orda bir yemek molası verdik. Ama ben çok şaşırmıştım. Burası
resimlerdeki gibi yüksek bir yer olamamakla birlikte Kayaların üstünde
hiç kilise falan da yoktu. Şaşırmıştım... Halen bile resimlerde kayaların
üstünde kiliseler gözükürken o esnada bizim görememiz biraz tuhaf doğrusu.
Yolculuğumuzun bundan sonrası daha da keyifli olmaya başlamıştı. Saydığım
kadarıyla tam on sıra dağı otobüsle inip inip çıktık . Ve Yunanistan’da
benim ilgimi en çok yollarda yüzlercesini göreceğiniz küçük küçük klübeler
var ve hepsinin içerisinde Meryem Ananın resimleri var.
Anladığım kadarıyla yolda kaza yapıp ölen kişilerin aileleri bu gibi şeyler
yaptırıyorlarmış. Akşam saat dokuz gibi Yunanistan’ın deniz kasabası olan
İguementsia şehrine girdik. Buradan feribotla İtalya’ya geçeceğiz. Ve
feribotun kalkmasına iki saat var.
Yolda tanıştığımız birkaç arkadaşımızla şehri turlamaya başladık. Fazla
uzaklaşmamak şartıyla şehri gezdik ve karnımızı doyurduk.
İtalya’ya doğru...
Saat onbir gibi feribotumuz İtalya’ya doğru yol almaya başladı. İkinci
sınıf güverteden bilet alındığımız için yerde yatmak zorunda kaldık. Matımızı
sererek uzandık ve bir an önce sabahın olması için uyuduk. Tabi o gürültüde
ve sert zeminde uyulabilirse.
Bu arada genelde dışardan yemek yememeyi tercih ediyorduk. Bunun esas
sebebi para bakımdan hem de daha yolun başında hastalanmamak için. Ne
olur ne olmazdı. Bu arada sabah İtalya’ya ulaşmadan önce gemide aldığım
duş beni kendime getirdi. Sabah saat sekiz gibi İtalya’ya ulaştık. Ve
tekrar otobüsümüze binip hep Adriyatik denizinin kenarından yol almaya
başladık.
|
İtalya’da Türkiye yi andırıyordu. En çok hoşuma giden şey yolun iki şeritli
olup, yüzlerce kilometre uzunluğundaki yolun ortasında renga renk çiçeklerin
var olması idi. İtalya’ya girip çıkana kadar bu çiçekler son bulmadı.
Saat akşam yedi gibi Bologna şehrine girdik ve buranın kuzeyinden itibaren
Alp dağları başlama başladı. Ne muhteşem dağlar. Ormanlarla kaplı ve tepelerinde
şatolar var ve yüksek yamaçlarında şellaleler akıyor. Ama gittikçe karanlık
yüzünü göstermeye başlamıştı. Ve bu hiç istemediğim bu durumdu. Çünkü
galiba Avusturya’yı akşamın karanlığında geçecektik.
Saat akşam onbir gibi Avusturya’ya ulaştık. Ama artık her taraf karanlıktı.
Bu esnada gerçekten ne zaman Avusturya’ya girdik bilmiyorum. Çünkü sınır
kontrolü olmadığından direk olarak yol alıyorduk.
Aslında Avusturya’dan gece geçtiğimizin farkında değildik ta ki yemek
molası için bir mola yerinde durana kadar. Burası benzinlik istasyonundaki
lokanta idi. Yılbaşından çıkmış gibi duruyordu. Her tarafı yılbaşı çam
ağaçları ile süslü lokantada sadece çorba içmekle kaldık. İyi ki de öyle
yapmışız. Çünkü buradaki fiyat neredeyse bizin sıradan bir lokantada içebileceğimiz
çorbanın abartısız on katı fiyatta idi. O fiyattaki çorbayı bir daha herhalde
bir yerde zor bulurduk.
Saat gecenin onikibuçuğu civarındaydı. Etraf bayağı bir serin olmaya başlamıştı.
Alplerin o temiz ve soğuk dağ havasını içime çekmek çok hoşuma gitmişti.
Burası Avusturya’nın Innsburck şehrinin yakınında olan bir küçük kasabanın
yakınındaki benzinliğin lokantasın olduğunu ve tam olarak yerimizin neresi
olduğunu otobüsle yol alınca yoldaki levhaya bakınca anladım...
Tuna nehrine yaklaşıyoruz. . . .
Haritaya bakınca Avusturya’dan yarım saat sonra çıkacağımızı ve bir iki
saat sonrada Almanya sınırları içerisinden geçen Tuna nehrinden geçeceğimizi
tahmin ederek gecenin karanlığında yol almaya devam ediyorduk. Otobüste
hemen hemen çok az insan olduğundan dolayı herkes isteği gibi isteği yeri
almıştı yani iki koltukta bir kişi oturuyordu. Bundan dolayı yolculuk
rahattı. Sonunda Almanya’ya giriş yaptığımızı anladım. Çünkü yolun sağ
köşesinde Almanya’ya girişi gösteren küçük bir levha vardı o kadar.
Ve sonunda Almanya’da yız. Saat gece yarısı bir gibi Almanya’ya giriş
yaptık. Salı Akşamı yola çıkmıştık ve Perşembe gecesi Almanya topraklarında
idik. Evet İki saat sonra nihayet Tuna nehrine geldik. Bu arada ben uyumamak
için kendimi zor tutuyordum.
Mutlaka Tuna nehrini görmeliydim. Ama malesef bu benim için bir hayal
kırıklığı olacaktı. Nehrin üstünden geçerken ve haritadaki konumumuza
bakarken burasının gerçekten Tuna nehri olup olmadığından o kadar emin
değildim. Çok ufak bir nehirdi bu.
Ben çok büyük bir şey beklerken bir o kadar büçük bir şey karşıma çıkmıştı.
Herhalde kaynağına yakın bir yerden geçtiğimden dolayı nehrin debisi bu
kadar az geliyordu. Olsun yinede Tuna nehrini görmüştüm. Ve uykuya daldım...
Almanya’da sabahın ilk ışıkları. . .
Saat sabahın dört buçuğu uyandığımda otobüsümüz durduğunu fark ettim.
Burası Münih şehrinin yakınındaki bir yerde. Avrupa’daki ülkelere işletmesi
olan otobüs firmaları bir adla bir organizasyon kurmuşlar ve belirli noktalarda
birleşerek yolcu alışverişinde bulunuyorlardı.
Örneğin bir yolcu Berlin’e gitmek isterse ama otobüsü başka farklı bir
bölgeye gidiyorsa o şehre gidecek olan başka ülkenin otobüsüne biniyor
ve para vermeden direk olarak oraya gidiyor. Yani karşılıklı gidilecek
şehirler göre yolcu değişimi yapılıyordu.
Bizim otobüsümüz Stutgart’a gidiyordu ama bizim gideceğimiz şehir direk
olarak Köln olunca bizi o şehre gidecek birkaç Türk yolcularla Yugoslovya’nın
Köln şehrine giden otobüsüne bindirdiler. Saat sabah gün ışırken yola
çıktık. Almanya yemyeşildi.
Her taraf küme küme ormanlarla kaplı idi. Nerdeyse hiç toprak yok gibiydi.
Çünkü gözünüze çarpan sadece orman ve ormanını içerisinde süzülen yollar.
Kimi zaman tek şerit kimi zaman çift şerit halindeki yollar. Cuma günü
saat on gibi Köln şehrine girdik. Ve durduğumuz son durak beni oldukça
büyüleyen Köln Katedralinin hemen yanıda ki çok küçük olan uluslararası
otobüs terminali idi.
Musa Tokmak / musatokmak1@hotmail.
com
|