|
Mesleğim Coco ile, bir "tertip kucaklaşması yaptık. Coco için herkes,
ilk tanıştığında "şirin bir çocuk, neşeli bir genç" der. Coco sayesinde
çok iddiaya girdim, çok "kanyak" kazandım. Yaşını tahmin etmek imkansız.
Yüzünde tek çizgi yok… İddiayı saptadıktan sonra, bir içki de ona
ısmarlamak şartı ile, nüfus kağıdına bakıyoruz hep. Coco, 56, evet,
-yazıileyalnızellialtı- yaşında… Havaalanında fazla oyalanmadan,
otobüslerimize bindik ve Buz Hotel'e doğru yola koyulduk.
Hava aydınlık ve güneşli olmasına rağmen sıcaklık -10 derece civarında
idi. Buz otelin yer aldığı Jukkasjarvi ile Kiruna arası en fazla
yirmi dakika. Jukkasjarvi, Lap dilinde "Buluşma Yeri" anlamına geliyor.
Yüzyıllardır, Lap'ların bir araya geldikleri, toplandıkları hatta
zaman zaman eskiden pazar yeri olarak kullandıkları bir yerleşim
merkezi.
Havaalanından otele, istenirse husky'lerin çektiği kızaklar veya
snowmobiller ile de gidilebiliyor. Ama gerek sayımızın yüzün üzerinde
olması, valizlerimizin çokluğu ve gerekse gezinin düzeni açısından
bazı öncelikli bilgilerin otobüste verilmesi zorunluluğu ile, bizler
otobüs ile ulaşımı seçmiştik. Kiruna yakınlarında, yeraltında kilometrelerce
uzanan madenler var ve bu madenler gezilebiliyor.
Ayrıca, ufak bir kayak pisti ve atlama rampası da Kiruna'lıların
kış sporlarına olan sevgilerini (başka şansları varmış gibi) gösteriyor.
Gerçekten, bir düşünün, hiç kış olimpiyatlarında siyah derili sporculara
rastladınız mı? Bizler, öncelikle büyük bir spor salonuna gittik.
Büyük bir olasılıkla, Jukkasjarvi İdman Yurdu'na ait bu salonda,
giyecek yığınları yer almakta idi. Bayanlar için ayrı bir tepe,
erkekler için de "küçük", "orta", "büyük" ve "çok büyük" olarak
sınıflandırılmış yığınlar önünde sıraya girdik. Yurdum insanının
büyük çoğunluğu, benimle beraber " XXL" tepesi önünde sıralandık.
 |
Tıkla büyüt |
Bu giysiler, polar kumaşından
yapılmış. Normal bir kış için satın alınmış olan anoraklar ve botlar,
bu soğuğa dayanmıyor. Bu sebeple, hepimiz, kendi üstümüzdekileri
çıkartarak, boyumuza ayağımıza uygun giyecekleri seçtik. Seçtik
diyorum ama, XXL olanlar hızla tükendiği için, ben dahil, çoğumuz
"düdük" gibi kaldık, göbeği ve diğer "aksamları" daracık giysilere
hapsetmeye çalıştık.
Bir gazeteci arkadaşımız, kendisine hiçbirşey uymadığı ve kalmadığı
için, ümitsiz gözlerle bizleri izliyordu. Bu vatandaş, ertesi gün
yapılacak geziye, tüm ısrarlarımıza rağmen, rehberimiz Coco tarafından
alınmayacaktı, çünkü ciddi bir donma riski vardı… Askerlik yapanların
yakından bildiği yöntemlerle, bot, polar, pantolon değiştirerek,
sonuçta herkes iyi kötü üstünde korunaklı bir giysiye kavuştu.
Geziyi düzenleyen şirketin de yaptığı hazırlıklar arasında, çok
kaliteli ve bu geziye özgü giysiler de bulunduğu için, sonuçta malum
vatandaş hariç, herkes maceraya hazır bir vaziyet aldı. Buz otele
geldik.Heyecanla içeri girişler başladı. Hemen girişe, geziyi düzenleyen
şirketin ismi ve logosu, buzdan bir heykel olarak kazınmıştı. Oteli
kısaca dolaştık, kalacağımız odaları inceledik. Çabuk kararan hava,
akşamı da hızla beraberinde getirdi.
ABSOLUT ICE BAR MACERALARI
Akşam, yemekten sonra Absolut Bar'da toplanmaya başladık. Mumlarla
ve fiber ışıklandırma ile, içerisi pırıl pırıldı. Tam barın arkasında,
hepimizin çok "fütüristik" bulduğu çok ilginç ve estetik bir heykel
vardı. "Dalları sağa sola açılmış bir ağaç çalışmışlar" desem değil,
"çiçek" desem hiç değil. Çok fazla emek verildiği belli ve araları,
içleri hafifçe renklendirilmiş.
Bu arada, barın sponsoru Absolut Votka olduğundan, hem ismi "Absolut
Ice Bar", hem de en çok rağbet gören içki bu votka… Isı -6 derece
civarında idi. Ama barmen, birkaç saat sonra, nefeslerimizin yardımıyla,
sıcaklığın 1-2 derece yükseleceğini belirterek moralimizi düzeltti
ve buzdan bardaklarımıza Votka ve değişik katkılarla renklendirilmiş
votkalarımızı koymaya başladı.
Yine benim aziz milletim, bu bilimsel gerçeği çürütecek bir azimle,
havalandırma zorluğundan dolayı kısa sürede koku yapacağından, aslında
sigara içilmesi yasak veya sınırlı olan bu barı, kısa sürede dumana
boğdu ve genel ısıtmaya büyük katkı sağladı. Bardakların bir kısmı
da hemen kültablası olarak kullanılmaya başlandı.
Buzdan bardak dedik ama, kısaca tanımlamaya çalışalım : Aslında,
normal bir su bardağı boyutlarında dikdörtgen prizma bir buz parçası
düşünün. Üst kısmından, tornaya sokulmuşçasına geniş bir kısım açılmış,
bardağın çeperleri de oldukça kalın. Yani adamlar malzemeden çalmamışlar,
bardakları kırmak ta oldukça zor…
Buna karşılık, hacim olarak aslında "bir tek" dahi zor alıyor. Bar
üzerine konan bardağı hemen almak ve genelde elde
taşımak gerekiyor, çünkü
3-5 dakika sonra bardak hafifçe bar kontuarına veya üzerine konulduğu
masaya yapışmaya başlıyor. İçkiyi bitirmek uzun sürdüğünde de, eldivenli
veya çıplak elle tutulmakta olan bardak, parmakların temas ettiği
yerlerden incelmeye başlayarak, oyuklar oluşturuyor.
 |
Tıkla büyüt |
Hafifçe çakırkeyif olmaya
başladığımızdan, sohbet konuları ciddi gündemlerden daha "geyik"
konulara kaymaya başladı. Örneğin, bu bardaklar tekrar kullanılıyor
muydu? Yıkanınca ne oluyordu? Bu soruya, "deneme - yamulma" yöntemi
ile ben çözüm bulmaya çalıştım. İlk içkimi hemen bitirerek, masada
bırakacağıma, kalktım, bar tezgahına boş bardağı bıraktım. Dibinde,
hala içtiğim konyağın rengi seçilebilmekte idi.
(Votka sevmem.) Barmen bardağı aldı, biraz önce yukarıda tanımlamaya
çalıştığım, arkasındaki fütüristik heykelin üzerine sıkıca bastırdı,
biraz bekledi ve bardak heykele yapıştı. Bizler hayretler içinde
iken, aslında o heykelin, o sene bar açıldığı andan itibaren, içilen
tüm içkilerin bardaklarının üstüste, sağa sola yapıştırılması ile
oluşan, gittikçe büyüyen bir "kirli ve renki bardaklar bileşkesi"
olduğunu anlayabildik…
Barın bir köşesinde, Internet üzerinden devamlı yayın yapan webcam
vardı. Bari tüm zamanını bilgisayar başında geçiren birkaç arkadaşıma
bir acil mail geçeyim de, "BBG" olalım diyerek, yanımdan ayırmadığım
dizüstü bilgisayarını açtım. Daha doğrusu, açamadım. Biraz kafayı
kırdıktan, ilmi olarak gerekli tekme ve tokatlı müdahelelerimi yaptıktan
sonra, şarjın bitmiş olabileceğini düşündüm.
Ama pili çıkarttığımda, genelde küçücük yazılarıni hiç okumadığımız
"pilüstü" notlarında, pillerin 0-60 derece arasında sağlıklı çalışacağını
gördüm. Ee, serde Mc Gyver'lık var ya (Türkçe meali Mak Gayvır;
hani saç tokası ile atom bombası yapabilen televizyon dizisi kahramanı),
ben de bu pili nasıl ısıtabilirim diye düşünerek, lahana gibi giysi
katmanlarımın arasından, koltuk altıma aldım. Ne yaptığımı gören
birkaç konuğum, hareketlerime pek anlam veremediler ama şüpheli
gözlerle beni takibe aldıklarını hissedebiliyordum. Yaklaşık on
dakika dayanabildiğim bu Viet-Kong işkencesinden sonra, pili çıkartıp
yerine taktım, ve tabii ki, tahmin edebileceğiniz gibi…
Çalışmadı. Vücudumun daha sıcak neresi olabileceğini düşünürken,
pilin boyutlarını ve şeklini de hesaba kattığımda, aklıma gelen
kötü düşünceleri hemen kovdum ve hem konuyu, hem de bilgisayarı
gündemden kaldırdım. Aslında, çok ta önemli görünmeyen bu konu,
bir gün sonra çok büyük bir sorun olarak karşımıza çıkacaktı.
Grubumuzun arasında yer alan gazeteci arkadaşlarımız, ertesi gün,
ayrı ayrı kasası ve objektifleri binlerce dolar eden son model profesyonel
kameralarının çoğunun, bu düşük ısı ve pil sorunu yüzünden çalışmadığını
görerek hayal kırıklığına uğrayacaklardı. Günün en şanslıları, havaalanından,
üç-beş dolara "çek-at" plastik fotoğraf makinesi alanlar olacaktı.
Ha, Bu arada bir ağabeyimize, "çek-at" kamerayı anlatmak için oldukça
uğraştık ve nihayet, kendisini, çektikten sonra - ama atmadan önce-
makineyi bir fotoğrafçıya götürmesi gerektiği konusunda ikna ettik
ve "çekip atmış" olduğu kamerayı bularak geri verdik…
Biz bara geri dönelim. El ayak çekilmeye başlamıştı. "Biz kesinlikle
otelin odalarında, buz yataklarda yatacağız ve bu deneyimi yaşayacağız!"
diyen kahramanlar, çaktırmadan, otelin hemen yanıbaşındaki bungalowları
doldurmaya başlamışlar ve ranza tipi yataklara yerleşerek, askerlik
anılarına başlamışlardı. Memleketimin organize yeteneği en üst düzeyde
olduğundan, hanımlar için en rahat ve geniş bungalowlar hemen belirlenmiş,
"Yenge, sizin bungalow burası" yönlendirmeleri başlamıştı.
Barda kalanlar da, gerçekten bu deneyimi sonuna kadar yaşamak, belki
de buz odalara gitmemek - gidememek adına barda sabahlamak, ya da
k
endilerine "Korktu, Bungalow'da
yattı, vallahi gördüm" dedirtmemek için mi orada zaman geçirmeye
devam ediyorlardı bilemiyorum. Ama geceyarısına doğru, kalanlara
iyi geceler dileyerek, ben de buzdan odama çekildim.
|