|
BUZ ODADA GECE, BEN VE SONSUZLUK
Odam 101 numara idi. Şansım
iyi gidiyordu, "bir numara farkla" yırtmıştım yine… Oda numararaları,
girişe yakın oyulmuş küçük girintelere konmuş mumlarla aydınlanan
kısımda, yine buzların üzerine kazınmıştı. Oda anahtarı derdi yoktu,
zira kapı yoktu.
Ama insanoğludur, burun karıştırmak ister, hart-hurt kaşınmak ister,
ne bileyim, başka şeyler yapmak ister -hayır, o aklınıza gelen biraz
sonra anlatacağım sebeplerle yapılamaz- biraz özel yaşam lazım,
değil mi? Bu sebeple, basit bir düzenekle tutturulmuş "bezden" ("buzdan"
değil) tülümsü perdeleri kapattım.
Oda, yine birkaç oyuk içinde yanan mumlarla, çok mistik bir havaya
bürünmüştü. Her taraf sessizdi. Bu odada, içkinize buz istemek derdi
yok. Kola sıcak mı geldi, yatağın kenarını kopar, bardağa koy. Viski-sodanın
buzu mu eksik, koltuğun arkası iş görür… Şimdi eğri yatalım, doğru
konuşalım. Bu odalarda nasıl sabaha kadar kalınabiliyor, işin aslı
nedir, anlatalım…
Yataklar, tahmin ettiğiniz üzere, büyük buz kalıpları. Buzun ilk
temasını ve soğukluğunu kesmek için, bu kalıpların üzerine ren geyiği
postları serpiştirilmiş. İnanılmaz birşey ama, gerçekten de soğuk,
postların üzerinde iken hissedilmiyor. Capon -pardon geyik- yapmış
abi… Ama bu post sadece, "paketi" kollamaya yetiyor.
 |
Tıkla büyüt |
Tüm vücudu, sabah karşı
gerçekten ciddi derecede düşen ısıdan koruyabilmek için şu yol izleniyor
: Her odada, kalan kişi sayısı kadar "polar" olarak adlandırılan
malzemeden yapılan uyku tulumları mevcut. Bu tulumların içine, üstteki
anorak, palto, pardesü, kravat ve pantolon gibi üstteki giysileri
çıkararak, tişort, slip (ya da daha tanıdık terimlerle fanila ve
don diyelim) gibi iç çamaşırı ile girmek gerekiyor.
Evet, aramızda pardesü ve takım elbise ile tura katılmış olanlar
da vardı, ama tüm tıbbı hayrete düşüren "iki rakı at bişey olmaz
abi" teorisi, elin memleketinde rakı bulunamadığından uygulanamadı.
Sonuç olarak, ilk gün verilen anorak ve polar tulumları teslim alana
kadar çok üşüdüler…
Herneyse, aksi takdirde, sabaha doğru, tam takım yatıldıldığı takdirde,
polar içinde yükselen sıcaklık sebebi kızılcık çıkarma ve bol pişik
riski var. En büyük hata ise, "ısındım" diyerek, poları açarak huzur
bulmaya çalışmak. İçeri kaçan soğuk hava, bir anda zaatürre edebiliyor
insanı. Aslında, bilindiği gibi, poların teorik olarak görevi, içerinin
dışarısı ile ısı alışverişini izole etmek.
Vücudu asıl ısıtan ve sıcak tutan, polar ile vücudumuz arasında,
kendi sıcaklığımız ile ısınmış olarak kalan hava… İşte bu sebeple,
kırışır-buruşur diye düşünmeden, çıkartılan elbiseler de polar tulum
içine alınıyor. Ayakkabı ise, ayakta kalmalı. İster ayakkabı, ister
giyim eşyası olsun, sabah uyandığınızda, dışarıda bırakılmış olanları
yerlerinden kazıyabilmek için, testere, çekiç, yan keski gibi aletlere
ihtiyaç oluyor.
Ya da, ayakkabı, giyilmek istenirken "kırılabiliyor". İşe bu polar
içine alınan giysiler de, hem fazladan bir şilte görevi görüyor,
hem de koruma altına alınıyor. Polar dışında kalacak tek yer olan
başı korumak için de, kep, şapka, burnun üzerine hafifçe konuşlandırılacak
olan atkı ve benzeri ek korumalar şart.
Bu arada, tecrübe ile sabit, tulumlara iki kişi giremiyor. Gerçi
"biz girdik, oldu" denebilir ama, daha sonra, milim dahi kıpırdanamıyor.
Partnerinizin güçlükle sol ayak başparmağını sizin sol gözünüzden
çekerek polardan zorla çıkması ile, bu deneme başarısızlıkla sona
erecektir. (Daha sonraki yıllarda, iki veya daha fazla kişilik tulumların
da verilebileceği konuşulmaktaydı…
Biliyorum, "İkiden fazlası da ne ola ki? diyorsunuz içinizden ama,
herşeyi fesata yormamak lazım.) Ayrıca, açıkta kalan herşeyin "önce
sertleşmesi, sonra buz kesilerek donmasından" dolayı, Buz otelde,
balayı çiftlerine ilk gece önerilmiyor. Gerçi gece geçirmekte bir
sorun yok ama, ileri gitmek çok riskli. Varın siz yaratıcılığınızı
kullanın. Yine tüm bu zor şartlar sebebi ile, bebekler ve çocuklar
da Buz Otel'e alınmıyor.
Otelin Internet sitesi, "Buz Otel'de tatil düşünüyorsanız, çocuklarınızı
buraya hiç getirmemeniz, evde bırakmanız daha iyi bir düşünce değil
mi?" gibi yumuşak bir ifade ile, gereken uyarıları yapıyorlar. Tulum
içine girmeden önce, odada boy aynası olmadığından, kendime şöyle
bir baktım.
Beni ipek zıbınlarla büyüten eli öpülesi anneciğimin son dakikada
valizime koyduğu uzun yün iç donu, tişort, çorap ve kalın botlarla,
adeta ucuz bir Alman porno filminden fırlamış, partnerinin kocası
eve geldiğinde basılan ve apar topar giyinmeye çalışan bir karakteri
andırıyordu kılığım. Tuluma girdim, kalın anorak ve kazak ortamı
oldukça yumuşatmıştı.
Kafada bere, yavaşça uyku beni şefkatli ve kıllı kolları ile sarmaya
başladı ve Lap gecesi, o gizemli örtüsünü üzerime çekti.
 |
Tıkla büyüt |
(Nasıl romantizm ama?)
Sabah, telefon veya televizyon ile uyandırma yok. Televizyon ile
uyandırma dedim de, otellerin bazıları, sabah uyandırmasını, gece
en son hangi kanalı zaplarken kapattı iseniz, o kanal ayarlı olacak
şekilde televizyonunuzu açarak ve sesini hafifçe yükselterek gerçekleştiriyor.
Bir kere, bir Dubai kanalında arapça "seslendirilmiş" Western seyrederken
uyuya kalmıştım… Tavsiye ederim, çok güzel bu tür filmler. Silahşörler
"Ya Bismillah" diyerek silaha sarılıyor, vurulanlar kelime-i şahadet
getiriyor, çok güleceksiniz. Herneyse, sabaha karşı, "rüya mı, ben
öldüm mü?" diye kan - ter içinde arapça "Yurttan Sesler" korosunun
söylediği ve kulağınızda patlayan şarkılar eşliğinde uyanma riski
yok Buz Otel'de.
Kapı olmadığından, kapıyı da çalamıyorlar. Gelen bir görevli, sıcak
bir tas çay ile sizi hafifçe düreterek uyandırıyor. Beni, bir gün
önce resepsiyonda gördüğüm güzel kızın beni uyandıracağı düşüncesi
ile sadece nefes alacak bir delik bırakarak uykuya daldım.
UYANDIRMA VE ICEBREAKERS (BUZ KIRICILAR)
Elleri üzerimde dolaşmaya başladı. Sabah ne de çabuk oluyor buralarda…
Kendimi naza çekerek uyuyor taklidi yapmaya devam ediyorum. Tulumun
üzerinden beni okşamaya, hatta dürtmeye devam ediyor... Dokunuşları
sertleşti… Ne de kuvvetli imiş resepsiyondaki bu ufak tefek sarışın.
Artık sarsılmaya başladığım için gözümü açtım… Sakal? Hmm… Gruptaki
arkadaşlardan biri…Uyandığımı görünce konuşmaya başladı… - "Hişt,
Özge. Kalk, bara gitmemiz lazım." - "Olm, uyuyoruz. Saat kaç ?"
- "İkiye geliyor… Seni çağırıyorlar. Bir sorun çıktı." - "Çıkmasa
şaşırırdım zaten… " Zaten yarım saat kadar yeniden giyinme töreni
sürdü. Odadan çıktım, kilisenin önünden sağa dönerek bara doğru
ilerlemeye başladım. Otelin içine sanki hafif bir sis, daha doğrusu
bir buğu çökmüştü. Koridorlarda ilerlerken, ne kadar boş oda olduğu
gözüme çarptı.
Halbuki bizim iki otobüslük grubumuz ile, tüm otelin dolmuş olması
gerekiyordu. Daha sonra, otelde konaklamaya cesaret edenlerin, sadece
çok küçük bir azınlık olduğunu öğrenecektim. Sıcak suyu, ısıtması,
ranza yatakları olan bungalowlar ağzına kadar dolmuştu…
Hatta, ne olur ne olmaz diye, Kiruna'da tuttuğumuz 4-5 oda dahi,
grubumuzla gelen ve ismi bende saklı ünlü bir turizm yazarımız da
dahil olmak üzere, Viyana kapılarına dayanmış ırkımızın ahfadı tarafından
tamamiyle kullanılmıştı… Bara yaklaştım. Yanımdaki arkadaşa (daha
önceki gezilerden tanıdığım için samimi idik) nazikçe sordum : -
"Yine naaptınız len?" -"Abi, inanamayacaksın." -"De hele…" -"Masa
kırıldı." -"Ne?" -"Masa kırıldı abi.
Senle son oturduğumuz masa…Buz masa… Kırıldı…" -"Zor oldu mu?" -"Evet.
Çok uğraştık… Yeni bitti…" Bara girdim, bar budanmış…Bara bir Türk
dadanmış… İçeride barmeden başka yetkili kimse kalmamıştı. Kesif
sigara kokusu her yeri sarmıştı… Bir tane de ben yaktım… Son oturduğumuz
masa, ortadan ikiye ayrılmış, "V" harfi şeklinde "hareketsiz" yatmaktaydı…
Masa dediğime bakmayın. Birbuçuk metreye bir metre. Kalınlığı nereden
baksanız, 15-20 santimetre var. İki kalın buz kalıbından ayakları
var.
|