|
Mutluluk nereden nasıl gelirse gelsin
Küba Size Neler Çağrıştırıyor?
Rom veya puro? Devrim, Che, Castro, Grandma? Komünizmin batıdaki
kalesi? Elian, Guantanamo? El Tren Blindado? Santa Clara? Macumba
geceleri ve Tropicano gösterileri? Mulatto? Muhteşem güzel melez
hanımlar? Başarılı sporcular? Compay Segundo, Ibrahim Ferrer? Devrim
öncesi Amerika'nın Las Vegas'ı?Eğer bu kelimelerden en az biri size
birşey ifade ediyorsa bu yazıyı okumanızın, daha fazlası varsa Küba'yı
görmenizin zamanı gelmiştir.Bu sayımızda Küba için içerik hazırlarken,
bu güzel ülkenin güzel insanlarını sizlere farklı bir açıdan tanıtmak
istedim. Şimdiye kadar, Küba hakkında çok yazıldı, çizildi. Purolarından
yönetim biçimine, bekarlar için cennet olmasından eşi bulunmaz dalış
noktalarına kadar birçok makale yayınlandı, televizyon programları
yapıldı. Ama eksik olan birşey hep vardı. Turistik rotanın dışına
çıkıldığında, masanın karşı tarafına geçildiğinde nasıl göründüğü...
Ben size yıllardır gelip gittiğim, uzunca kaldığım Küba'nın farklı
yüzünden bahsedeceğim. Kitaplarda yazıl(a)mayanlardan, gezi notlarında
belirtil(e)meyenlerden, ansiklopedilerde bulun(a)mayanlardan, Internet
üzerinde karşınıza çık(a)mayanlardan dem vuracağım.
Öyle bir ülke ki, Havana'yı
ve şehrin yıkık dökük, bakımsız halini gördüğünüzde, Küba'ya varışınızın
ilk saati, bana yalvarmakla geçecek : "Ben buraya niye geldim?
Üstelik üste para verdim... İlk uçakla geri dönemez miyim?"
Aradan geçen birkaç günün sonunda ise, biraz daha fazla kalabilmek
için her şansı zorlayacaksınız. Üstelik, o kadar uzak olmasına rağmen,
ilk fırsatta ve en kısa zamanda tekrar gelebilmek düşüncesi ile
ayrılacaksınız Jose Marti havaalanından…
İnsanları çok farklı. Yapmacıksız
bir saygı, samimiyet, güleryüz ve mutluluk. Onca yokluğa, açlığa
ve olumsuzluğa rağmen, yıkık dökük te olsa, "Colonial"
bir doku, artık müzelerde olduğunu zannettiğiniz, devrim öncesinden
kalmış antika Amerikan arabaları, "deve" dedikleri, kamyonların
çektiği "Bursa-Kasa" vagonlardan oluşan toplu taşımacılık
ve her yerde müzik, renk, renk, renk...
Ağzında upuzun bir puro,
arkasındaki bardan dökülen "Chan Chan" veya "Hasta
Siempre" notalarına sırtını dayamış, dudaklarında rom kokusu,
saçlarında tembel bir pazar meltemi, yüzünde onlarca yılın zorlu
çizgileri olmasına rağmen, ağzındaki son iki dişi göstererek gülen
bir Küba'lının mutluluğunu başka nasıl açıklayabiliriz ki?
Asalet ve Sefalet
Küba'da ekonomi, anlaşılması
zor sistemler üzerine kurulu. Her ne kadar sosyalist bir düzen varsa
da, liberalizm artık kapıları zorlamaya başlamış durumda. Çin'den,
Rusya'dan, Kanada'dan, İspanya'dan mal alıyorlar. Coca Cola, Pepsi
gibi biraz daha "emperyalist ürünler", direk değil, Arjantin
Meksika gibi "bir başka" ülkeden temin ediliyor. Hatta
geçen yıllarda Çin'den gelen bir şilep dolusu kalitesiz de olsa
işe yarar durumdaki televizyonlar, binlerce ailenin evini renklendirmişti.
Televizon dedim de, aslında Küba'da sadece iki adet devlet kanalı
var. Ama geceyarısı bir arkadaşımızı ziyarete gittiğimizde, evdeki
yaşlı anne ve babası televizyonda bir Amerikan kanalında film seyrediyorlardı.
Hatta kanal kanal gezdikleri sırada, bir başka Holywood filmi ile
Castro'nun konuşması, birbiri ardından ekranda beliriyordu. Şüphesiz,
Amerikan kanalları ancak kaçak anten kullanılarak seyrediliyor.
Bu antenlerin ömrü de pek uzun değil. Ya komşular ispiyonlayıp kaldırtıyor,
ya da çalınıyorlar. Kısacası, aslında uydu yayını izlemek yasak.
Anti-Amerikanizm her yerde
var zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Halkın böyle bir derdi yok.
Hatta, direk Amerika'dan çıkış yapmamak ve bir "ara ülkeden"
gelmek kaydı ile, Amerikalı turistler dahi turistik geziler yapabiliyorlar.
Turizme daha yeni alışıyor olmalarına rağmen, dev adımlar attıklarını
gözlemleyebiliyorum.
Peki, farklı olan ne? Küba'ya
yıllar önceki ilk gidişimden önce, çok detaylı araştırmalar yapmış
ve ülkenin ekonomik şartlarına kendimi hazırlamıştım. Böylece, ilk
günlerde gördüklerim beni pek şaşırtmamıştı. Yalnız, günler geçtikçe,
şartların zorluğunu daha iyi anlamaya başlamıştım.
İlk darbeyi nerede yedim
biliyor musunuz? Grubumla, sonradan çocuklu ve boşanmış olduğunu
öğrendiğim bir yerel rehber hanımla Pinar del Rio'ya günlük bir
tur yapmaktaydık. Öğle yemeğinde, pek lezzetli olmayan bir tavuk
yemeği vardı, bu sebeple grubumuzca fazla rağbet görmedi ve masada
kaldı. Şöförümüz ve rehberimiz, masada kalmış olan bu tavuk butlarından
sadece birkaç tanesini kağıt mendillere sararak, çantalarına koydular.
Akşam evdekilere götürebilmek için... Belki size pek dokunaklı gelmeyen
bu enstantane, ancak ülkeyi ve bu asil, gururlu insanları tanıdıkça
ağırlaşacaktır kalbinizde.
Bu sebeple, Küba'nın kırmızı
noktalı yaşamına onlarca, yüzlerce dolar saçanların, okuldan artan
saatlerinde ve geceler boyu tahtaları oyarak yaptıkları heykelleri
halk pazarında satmaya çalışan çocuklarla kıran kırana pazarlık
yaptığını görünce, her seferinde boğazıma bir yumruk oturuyor.
Özellikle Doğu Bloku ve Sovyetler
Birliği'nin dağılması ile Küba iyice yalnızlaşmış durumda. Uluslararası
desteğin kesilmesi, 2000'lere kadar, halkı alışmış bulunduğu yokluğun
daha da içine itmiş durumda. Devlet yardımlarının azalması, diğer
yandan turizmin gelişerek her köşeye nüfuz etmeye başlaması, Küba'lıları
tanımlaması zor bir serbest piyasa ekonomisi ile karşı karşıya bırakmış.
Örneğin, resmi olarak yasak
görünmesine rağmen, taksimetreler fiyatları Amerikan Doları cinsinden
gösteriyor. Hatta, sadece Küba'lılara hizmet veren bir taksi sistemi
mevcut. Ayrıca, ülkenin değişik yerlerine seyahat ederken, yol üzerinde,
ellerindeki birkaç doları gösterek "paralı oto-stop" yapanlara
her zaman rastlanıyor.
Teoride Küba'lıların Amerikan
Doları'nı, turistlerin de Küba Pezo'sunu kullanmaları yasak ama
çoğu kimse, dolar alıp veriyor. Bir Küba'lı diplomat dostumuzdan
aldığım bilgide, Kübalı'ların, uzun yıllar biriken dolarlarını yastık
altında tuttuklarını ya da düzenli bir şekilde Amerika'daki, özellikle
Miami'deki yakınlarına gönderdiklerini, bu sebeple bu parayı ekonomiye
kazandırmak için birçok uygulamanın göz yumularak gevşetildiğini
öğrenmiştim. Bu dostumuz, "Küba halkına daha parlak bir gelecek
hazırlamak için bu uygulamayı yapıyoruz" demişti. Parlak gelecek
konusundaki yorumları ise size bırakıyorum.
Küba'lıların, geçerli bir sebep olmadığı sürece, ülkedeki otellerde
konaklamaları yasak. Yalnızca Lobby veya otelin disko, gece klubü
gibi bazı kısımlarına girmelerine izin veriliyor. Bu durumda bile,
otelin güvenlik görevlileri, otel içerisinde dolaşan kendi vatandaşlarını
takibe alarak, gerekirse hangi amaçla orada olduğunu soruyor.
Havana'da sık sık kaldığım
eski Hilton (Habana Libre Tryp), aslında 1959'da savaşın son gününde
şehre giren devrimcilerin, kısa bir süre soluklandıkları bina. Otelin
duvarlarında o anı gösteren fotoğraflar da var. Lobby değişmediğinden,
Che'nin sırtını ve silahını biraz dinlenmek için dayadığı duvarın
olduğu noktadaki koltuklara giderek, onunla yanyana oturuyorum sık
sık. Konuşup dertleşiyoruz. Purosu her zamanki gibi ortalığı kokutmuş
durumda. Sevgili Che, bak :Uğruna savaştığın halk, şimdi bu binalara
giremiyor...
Halk arasında garip bir serbest
ekonomiden bahsetmiştik. Turistlere ev kiralama yani aslında pansiyonculuk
bunların başında geliyor. İyi kötü evi olan birisi, tüm hayatını
bir-iki odaya sığdırıp, kalan kısımları turistlerin kullanımına
veriyor. En iptidai bir odalı yerden, müstakil apartman katlarına
hatta villalara kadar uzanan seçenekler var. Günlüğü genelde 25-30
dolardan başlayan bu sistem, halkın en ilgi gösterdiği "dış
gelir" kaynağı. Genellikle masum amaçlara hizmet etse de, kimi
zaman turistlerin birkaç saatlik kaçamaklarının sığınağı da oluyor.
Ya da, bir aile düşünün:
Anne, çok lezzetli börek açıyor ve herkes parmaklarını yiyor. Böreklerin
ünü yayıldıkça, mahalle halkına, sağa sola bu börekleri dağıtmaya
ve hatta küçük ücretlerle satmaya başlıyorlar. İşler gittikçe açıldığında,
evin yola bakan kısmındaki pencereyi satış için yeniden düzenleyerek,
işi büyütüyorlar. Turistler de bu börekleri satın almaya başlıyor.
Tam güzel bir kazanç elde etmeye başladıklarında, bir sabah, "görevliler"
kapıyı çalıyorlar : "Kapat!"... "Ama?"... "Kapaaat.
Bitti!"... kapatılıyor ve "bitiyor"...
"Göze batmamak"...
İşte altın formül. Ne yaparlarsa yapsınlar, turistlerden ne kadar
dolar kazanırlarsa kazansınlar, göze batmadan yaşamak zorundalar.
Küba şartlarında çok iyi sayılan bir araba satın alıp daha sonra
bunu bir külüstürle değiştirmek durumunda kalan dostlarım var.
Konut edinmede eski sosyalist
rejimlerdeki yöntemler farklı bir biçimde kullanılıyor. Herkese
ihtiyacına göre daire veriliyor ama örneğin, bir arkadaşım, Havana'nın
hemen dışında yer alan evini, yıllarca devlet hizmetinde ek işlerde
çalışarak kazandığı inşaat malzemeleri ve daha sonra verilen arazi
sayesinde yapabildiğini anlatmıştı.
Halkın cebinde para olmasa
da, aranan hemen her şey marketlerde mevcut. Şüphesiz, temel gıda
maddelerini dahi almakta zorlandıklarından, bizim günlük, onların
lüks saydıkları bu ürünlere çoğu zaman sadece uzaktan bakıyorlar.
Yazarken dahi üzülüyorum : Otellerde kimi zaman hiç dokunmadığımız
küçük sabuncuklar ve kötü kalite şampuanlar, tuvalet kağıdı ruloları,
diş macunları, hatta dayanıklı naylon poşetler en çok rağbet edilen
ürünler....
Küba ekonomisini tek başına
kurtaracak halim yok. Ama, yeni bir gezi haberi geldiğinde, grubun
isim listesini şöyle bir kontrol ediyorum. Genelde her turda, tanıdığım
birkaç kişi oluyor. Onlara bu bilgileri vererek, bazı ufak hediyeler
hazırlattırıyorum. O kadar makbule geçiyor ki... Bizden istenenleri
de görseniz şaşırırsınız : Çocuklarına bisiklet lastikleri, numaralı
gözlükler, uyduruk ta olsa bir kasetçalar gibi...
Yine ufak bir anımı aktarayım.
Bir gezide, çok sevdiğim dostlarımdan Mesut Alparslan ağabeyi, turdan
önce isim listesinde görünce hemen aradım. Kendisinden, kalem, defter
gibi bazı kırtasiye malzemeleri almasını rica ettim. Beni hiç kırmaz.
Aynı tura katılan tanıdık onbeş yirmi kişi arasında hazırlık yapmış
olarak gelen sadece kendisi idi... İlk günlerin telaşını üstümüzden
attıktan sonra, Küba'lı bir dostumuzun akrabasının öğretmenlik yaptığı
bir ilkokula gittik. Normalde bu tür bir ziyaret ve (bir tür) bağış,
aslında mümkün değil, eşitlik ilkelerine aykırı. Ama çoğunuzun bildiği
hikayede olduğu üzere, "hiç olmazsa bazı deniz yıldızlarını
denize tekrar atalım, onlar için farketsin" dedik... Bu arada
belirtmek isterim ki, bu tür bir niyetiniz varsa, başka bağış yöntemleri
kullanmanız lazım. Bizim yaptığımız, çok "istisnai" bir
şekilde, ancak samimi bağlantılarımızı kullanarak yaptığımız bir
işti. Yoksa her isteyen, elini kolunu sallayarak her resmi kurumun
içine giremez.
Okula vardık. Cıvıl cıvıl,
o yoksulluğa rağmen özenle giydirilmiş çocuklar... Geleceğin bilim
adamları, dünyanın seçkin tıp doktorları, altın madalyalı sporcuları...
İçinde çocuk sesleri olmasa, adeta terkedilmiş bir manastırda dolaşıyormuş
hissine kapılacağınız binanın içinde sınıflardan birine davet edildik.
Mesut Ağabey ve ben, biraz ağır siklet olduğumuz için, sıralara
oturmakta zorlandıysak ta, ne olduğunu anlamadığım bir dersin son
on dakikasına yetiştik.
Gerçi ufaklıklar da bizlere
göz kırpmaktan dersle ilgilenmez olmuşlardı. Öğretmen, bir açıklama
yaptı, anladığım kadarı ile bizden, Türkiye'den kısaca bahsetti.
Bizler de getirdiklerimizi masaya bıraktık. Öğretmenler istemese
de, çocuklarla toplu birkaç kare fotoğraf çektik. Malzemeler, "en
çok ihtiyaç içinde olan" çocuklara verilmek üzere öğretmen
tarafından teslim alındı... Tümünün gözlerinde teşekkür pırıltılarını
gördüm. O sırada zil çaldı zaten. Merdivenlerden usul usul inerken,
kendi memleketimizdeki şartların da bazı yerlerde aynı olduğunu
düşündüm. Biz kapıda iken, girdiğimiz sınıftaki çocuklar koşarak
kapıya yetiştiler... Bir tanesi, buruşuk bir saman kağıdına çizmiş
olduğu resmi sıkıştırdı elimize. Bizi canlandırmıştı : İki kocaman
adam, ellerini uzatmış, çocuklara birşeyler veriyordu... El salladılar.
Sokağa çıktık. Birbirimize bakmıyorduk. Türk erkeği ağlamazdı. Sadece,
tesadüfen her ikimizin "gözüne birşey kaçmıştı"...
Küba'nın Güvenli Yüzü
Küba güvenli midir? İnsanı
güvenilir midir? Yıllar öncesine dönüp, ilk gittiğim zaman yaşadığım
kısa bir anımı anlatayım, siz karar verin.
Kübada gece yaşamı canlıdır,
renklidir ama pek "aydınlık" değildir. Sadece ana caddeler
ışıklandırılmıştır, bir alt sokağa geçtiğinizde, adeta elektrikleri
kesilmiş bir mahalle havası eser her yerde. Gecenin bir vakti, galiba
sabaha karşı iki gibi, Havana'da otele yürüyerek dönmek istedim.
Aklımda da ne vardı bilmiyorum; dalmışım, yanlış bir sokağa girdim,
daha sonra da yönümü nasıl olsa düzeltirim diyerek devam ettim.
Bir süre sonra kaybolduğumu farkettim. Biraz yürüdükten sonra, otelin
yüksek binasının tepesini görünce rahatladım ve o yöne doğru yürümeye
başladım. Anayola çıkmama birkaç sokak kala, önümdeki karanlığın
içinden gelen konuşma sesleri duydum : Beş altı tane izbandut gibi
genç, kaldırımda sohbet etmekteydiler. Kısacık bir tereddütten sonra,
yön değiştirmenin veya geri dönmenin doğru olmayacağını düşündüm
ve onlara doğru yürümeye devam ettim...
Beni farkedince birdenbire
önümü kestiler, birisi cebinden çıkarttığı bıçağı boğazıma dayadı
:
- "Hey ahbap! Uçlan
mangırları bakalım!"
Şimdi burada durduralım Uğur'cuğum...
Biraz geri al... Tamam... Küçük bir test yapalım.
Soru : Yukarıdaki senaryoda,
yanlışlık nerededir?
a) Özge, böyle argolu bir
İspanyolca bilmediği için söylenenleri anlamasına olanak yoktur.
b) Küba'da bu tür olaylara hemen hiç rastlanmaz.
c) Kübalı'lar, barışsever ve nazik insanlardır, hele turistlere
büyük saygıları vardır.
d) Yukarıdakilerden hepsi doğrudur.
Yanıt, "d" şıkkı
olacaktır : Böyle bir olay olmadı. Bu Ülke, turistler için çok güvenli.
Oynatalım Uğur'cuğum : Aralarına
girdim, bana nazikçe yol verdiler ve "Buenos noches" (iyi
geceler) diyerek selamladılar. Derin bir "Oh!" çektim,
ve bir daha Küba'da hiç endişeli dolaşmadım.
Ülkeye gelen turistler, bir
rahatsızlıkla karşılaşmazken, kendi vatandaşı çok daha fazla gözetim
altında. Havana'ya iki saat uzakta olan lüks turistik otellerle
dolu Varadero'da, otel civarında, içinde veya otelin plajında gezinen
Küba'lı genç hanımlar, devamlı polis tarafından kontrol ediliyorlar.
Yine bu plajlarda, her birkaçyüz
metrede bir, gözetleme kuleleri var. Bu kulelerdeki güvenlik görevlileri,
o sıcağa nasıl dayandıklarını anlamadığım, boğazlarına kadar kapalı
resmi kıyafetleri ve önlerindeki dürbün - teleskoplarla, saatlerce
denizi gözetliyorlar. Bizler kendi aramızda olayı "hi-tech
rontgencilik" olarak şakaya vursak ta, kumsaldakilerle ilgileri
yok, yönleri her zaman denize doğru. Bildiğiniz gibi, her sene,
ümitsizce insanlar sallarla, teknelerle, Miami'ye kaçmaya çalışıyorlar.
Çok azı karşı sahilleri görebiliyor, çoğunluğu köpekbalıklarının,
ters akıntıların veya soğuğun kurbanı oluyor. Karşı sahile yaklaşmayı
başaranları da Amerikan polisi bekliyor. Benim anladığım kadarı
ile kural şu : Kaçak, denizden çıkmayı başarıp karaya (kumsala)
ayak bastığı anda, sığınma hakkı elde etmiş oluyor. Ama daha ayağı
yere değmeden, deniz üzerinde veya kıyıya yakın olarak yakalanırlarsa,
Arnavutluk - İtalya örneğinde de olduğu gibi, ülkelerine geri gönderiliyorlar.
Milliyetçi Küba'lılar ise, ülke dışına kaçmış olan vatandaşlarına,
"solucan" adını takmış durumdalar.
|