|
Purolar : Hayal mi Gerçek mi?
İşte tüm turistlerin kafasını karıştıran
soru. Sizler de, bazı seçkin mağazalarda ve özellikle havaalanlarında,
özel bölümlerde satılan puroların fiyatlarını görmüşsünüzdür. İçinde
genellikle yirmibeş adet bulunan, dikkatlice saklanmadığı sürece
kısa zamanda tüketilmesi gereken puroların özellikle prestijli olanları,
dudak uçuklatan fiyatlarla sergileniyor. Kutu başına yüzlerce dolardan
bahsediyorum. Bu fiyatlar, Küba içinde de geçerli. Zaten, ülke dışına
sadece iki kutu puro, o da resmi faturası olması durumunda çıkarılabiliyor.
Kısa bir süre öncesine kadar, yanına iki kutu da faturasız yerel
puro eklenebiliyordu, yani her durumda, en fazla dört kutu puroya
izin vardı. Ama artık, hologramlı etiket uygulamasına geçildi ve
ülkeden dışarı faturasız puro çıkartmak neredeyse olanaksız hale
geldi. Hangi uyanıklıkla saklanmaya çalışılırsa çalışılsın, valizler,
uçağa girmeden tarayıcıya girdiğinden, fazla kutuların sonu hazin
oluyor. Havaalanındaki gümrük odasında genellikle kuyruk var ve
rüşvet, teklif dahi edilemiyor, işleri zorlaştırmaktan başka bir
işe yaramıyor.
Şehirlerde gezerken, sizlere
yaklaşarak puroları, "resmi etiketi" olmadan satmaya çalışanlar
var. Dışarıdan bakınca, tamamiyle aynı. Eğer biraz dil biliyorsanız,
size bir akrabasının, bir puro fabrikasının satış veya depo müdürü
olduğunu söyleyerek kaynak konusundaki şüphelerinizi siliyor. Ama
benim hesaplarıma göre, 11 milyon civarındaki Küba'lının yarısı
fabrika depo müdürü, yarısı da onların akrabası...
Resmi mağazalara girdiğinizde
ise, dışarıda satılan bu puroların muz yaprağı ile sarıldığı anlatılıyor.
Bu konuda uzman olmadığım için, istense de muz yaprağından puro
sarılıp sarılamayacağını bilmiyorum, sorduklarım da çelişkili yanıtlar
veriyorlar. Ayrıca, bu kaçak satılan puraların bir kısmı gerçek
olsa da, büyük kısmını, hassas saklama koşulları sebebi ile, özelliklerini
yitirmiş olanlar oluşturuyor.
Kimi otellerde bu purolar,
demonstrasyon ve satış amacı ile, tek tek elle müşterilerin gözü
önünde sarılıyor. Bazı Küba'lılar da kendileri münferit üretim yapıyorlar.
Fazla söze gerek yok: Memlekette, emzik gibi herkesin ağzında bir
puro tütüyor.
Ernesto, Che Cosa C'e?
Che hakkında ayrı bir yazı,
ayrı bir ansiklopedi gerekiyor. Ülkenin her yerinde anısı büyük
saygı görüyor. Hatta Castro'yu dahi sollamış durumda ve her "iyi
yetişmiş" Küba'lının kalbinde, tüm devrimcilerde olduğu gibi,
"Che" olabilme ateşi yanıyor. Ülkenin her yerinde, yolda,
şehir girişlerinde, dev sloganlar göze batıyor : "Ya İstiklal
Ya Ölüm", "Sosyalizm'i Sevelim, Sevdirelim", "Che'nin
Vatanı Kahraman Şehir", "Cuba Si" gibi. Bu sonuncusunu
da açayım : Aslında uzun slogan, Amerikalı'ları kastederek, "Cuba
Si, Yankees No" olarak kullanılıyor.
Biz bu yazıda sadece "Che"
isminin kökenini ve kısa bir hikayesini nakletmekle yetinelim.
Meksika'da, Arjantin'lilerin adlarının başına bir "el Che"
getirilir. Ernesto da bu uygulamanın dışında kalmamış ve "El
Che Guevera" olmuştur. Kısa sürede Küba'lılarla dost olduğunda,
adı çoktan bu ekle birlikte söylenir olmuş, daha da sadeleştirmek
için, sadece "Che" okunmaya başlanmıştır. Bu Che eki ("çe"
okunur) Arjantin'de cümlenin başında ya da sonunda kullanılan bir
ünlemdir. Ernesto da, bütün Latin Amerika'lı arkadaşları gibi, cümlenin
sonunu "che" diye bitirdiğinden, bu küçük hece onun simgesi
haline gelmiştir. Kökeni İtalyanca olan bu ek, "Que cosa c'e?
(Ne var?) olarak, Avrupa'dan gelen güneylilerin, Arjantin'e göçtükten
sonra anadillerindeki "c'e" ekini "che" olarak
kullanmalarıyla ortaya çıkmıştır.
Bilindiği gibi, büyük kahraman
Che, devrim sonrasında ekonominin başına getirilmiştir. 7 Ekim günü,
Castro kendisini INRA'nın (Instututo Nacional de la Reforma Agraria
- Tarım Reformu Ulusal Enstitüsü) başkanlığına atamıştır. Ama Ulusal
Banka "Banco Nacional" başkanı Felipe Pezos, bir devrimciden
beklenemeyecek kadar ağır ve temkinli hareket ettiğinden, görevinden
uzaklaştırılacaktır. Bunun üzerine, Fidel, 26 Kasım'da, güvendiği
yakın adamları ile yaptığı bir toplantıda şöyle sormuştur :
- "Aranızda ekonomist
var mı?"
Bir tek el kalkmıştır. O
da Ernesto Che'nin elidir. Castro hemen kararını verir :
- " Peki, Banco Nacional'ın
başkanı sen olacaksın."
Che şaşkındır : O, "Aranızda
komünist var mı?" diye anlamıştır soruyu.
O makamda da fazla durmayacak,
yıllar onu devrimci ateşle kavuracak ve tekrar kendisini dağlara
vuracağı, bir başka ülkede devrim ateşini yakmaya çalışacağı Bolivya'ya
sürükleyecektir. Ama ölüm onu yakalayacak ve yağmurlu bir öğle saatinde
La Higuara'da köşeye sıkıştıracaktır.
Tutuklandıktan sonra yaşaması
halinde bir tehdit olmaya devam edeceği korkusu ile Bolivya yönetimi,
Amerika ve C.I.A.'nın baskısı ile bu devrimciyi öldürme kararını
alacaktır.
Che, karşısına kendisini
infaz etmek için çıkan üç astsubay'dan biri olan Mario Teran'a,
cesaret vermek için bağıracaktır :
- "Korkma, vur! Vur
haydi!" Asker, daha sonra anlatacaktır : "Gözleri pırıl
pırıl parlıyordu. Büyülenmiştim. Bana büyük, dev gibi büyük göründü..."
Daha sonra Mario Teran su
içirilerek yatıştırılacak, titreyen parmağı ile bir el ateş edecek
ve iyi nişan alamadığından, Che'yi sadece yaralayacaktır. Daha sonra,
CIA ajanının da zorlaması ile, daha sonradan kimsenin üstlenmediği
bir atış ile kalbine tek kurşun sıkılarak, can çekişen Che'nin hayatına
son nokta konacaktır. Büyük bir olasılıkla, diğer astsubay Ramon'dur
ateş eden... Mario Teran, La Paz'da öğrencilerin ağır suçlamaları
karşısında, 1968 Nisan'nında oturduğu binanın dördüncü katından
atlayarak hayatına son verecektir.
"No levantes himnos
de Victoria,
En el dia sin sol de la batalla..."
"Savaş güneşinin doğmadığı
gün zafer şarkısı söylenemez..."
Castro : Siyah ve Beyaz
Neredeyse mitleştirilmiş
Che ile birlikte, Castro da yaşayan efsane... Kendisi ile ilgili
olarak, Küba gezilerimde sıkça karşılaştığım bir soru var : Castro
sonrasında Küba ne olacak? Bu soruya çok kısa yanıtlar verilerek
sonuca ulaşılabilir. Ama daha doğru tahminler için, yanıtı Castro'nun
kişiliğinde, yanındaki ve arkasındakilerde, tarihteki benzer kişiliklerde
ve halkın evlerinde fısıldayarak konuştukları gizli fısıltılarda
aramak lazım.
Kim Il-Sung, Deng Xiaoping,
Peron, Khrushchev, Kadar, Franco ve Tito artık tarihin yapraklarında
tartışmalı yerlerini almışken, dünyanın halen yaşayan, en uzun süre
iktidarda kalan ve Küba'yı, kaprisleri ile tüm dünyanın gerisinde
bırakmakla suçlanan Fidel Castro, bunu nasıl başardı? Daha önemlisi,
neden? Herşeyden önce, Castro'yu, ülkenin şanssız tarihinden değil,
fiziki ve ahlaki şartlarından çıkıp gelen biri olarak görmek lazım.
Üstelik, tüm söylencelerde olduğu gibi, dışarıdan, uzaklardan, "dağların
ardından" gelen bir kurtarıcı ise!
Castro, 13 Ağustos 1926 tarihinde,
sabaha karşı saat 02:00'de, kuvvetli bir fırtınanın dövdüğü rustik
Oriente eyaletinde doğdu. Ama soyu, dünyanın bambaşka bir noktasından
kök salmıştı : Fakirliğin o zamanlarda diz boyu olduğu Kuzey İspanya'dan.
Kaderin bir cilvesi olarak, tıpkı Napolyon'un Korsika'lı, Hitler'in
Avusturya'lı, Stalin'in Gürcü olması gibi... Bir konuşmasında, "Ben
gerilla olarak doğdum" demiştir.
Çocukluğu da sorunlu geçmiş,
1930'lu yılların sonundaki karışık ortamda, Cizvit Okulu'nda okurken,
mükemmel bir makyavelist olarak, sadece Küba halkını değil, tüm
dünyayı etkileyecek politik ve fiziksel yeteneklerini geliştirmeye
başlamıştır. Yıllar sonra, Havana'ya Ocak 1959'da girdiğinde, zaman
kaybetmeden devrimlerine başlamış ve özel yöntemlerle üst sınıfı,
ayrıcalıklarını ellerinden alarak, mallarına el koyarak eritmiştir.
Hala anlatılır : Üzerlerinde yakalanıp tutuklanma sebebi olmasın
diye, Havana'nın içinden geçerek denize boşalan nehirde günlerce
yüzbinlerce dolar değerinde dolar banknotlar yüzmüş ve kimse korkudan
bunlara el bile sürmemiştir...
Yakın devrim yoldaşlarının
da tarih sahnesinden ve önünden çekilmesi bazı soru işaretleri uyandırmıştır
: Frank Pais'in devrimci Santiago de Cuba'da 1957'de yokoluşu, Ernesto
Che Guevara'nın Bolivya'da 1967 yılında öldürülmesi, General Arnaldo
Ochoa'nın Havana'da 1989'da infaz edilmesi halen tartışılmaktadır.
Ama Küba'da, Casto hakkında
çok daha ilginç olaylarla karşılaşmak olası : Geçtiğimiz yıllarda
Amerika'dan geri getirtilen Küba'lı Elian'ı babası kucağında tutarken,
suçlayıcı bir şekilde kolunu ileri uzatarak başparmağı ile Havana'daki
Malecon bulvarında Amerika Büyükelçiliği Binası'nı gösteren heykelin
yapılması emrini vermesi, hala önemli günlerde ve bayramlarda, Devrim
meydanı'nda dimdik ayakta durması, korumalarının her birinin bir
gün silahında kurşun olmaması ve korumaların bunu bil(e)memeleri,
kendisinin birçok benzeri olduğu ve Başkanlık Sarayı'na hergün birkaç
Castro'nun girip çıktığı dedikoduları bunlardan birkaçı.
Ben kendisini 2000 yılında
bir bayram günü gördüm. Bayram öncesindeki birkaç günde adeta Havana'da
seferberlik ilan edilmiş, konuşma yapacağı meydan güvenlik sebebi
ile kapatılmıştı. O günün sabahı tüm okullar, resmi ve özel görevlerde
çalışanlar, belli bir nöbet sırası ile meydana gelmişlerdi. Çok
erken kalkmama rağmen, meydan gittiğimde dolmuştu. Ama Kübal'lı
olmadığımı görenler, gülümseyerek bana yol verdiklerinden, ön sıralara
kadar yaklaşmıştım. Ve geldi. Her ne kadar yaşı belli olsa da, dimdik
ayakta idi. Üzerinde mütevazi bir üniforma vardı. Halkta büyük bir
dalgalanma oldu. Konuşmaya başladı. İtalyanca'mın yardımı ile konuşulanların
bir kısmını anlasam da itiraf etmeliyim ki, oradaki ortamdan dolayı
çok etkilenmiştim. Sıcağa ve yorgunluğa ancak öğleye kadar dayanabildim.
Ama büyük bir ayrıcalığım vardı ve kullanmak durumunda kaldım :
O meydandan istediğim zaman ayrılabilmek...
Otele döndüm. Konuşması,
hoparlörler ile, bazı ana caddelere de verilmekte idi. Öğleden sonranın
geç saatlerine kadar, otelimin açık penceresinden, Castro odamın
içine dolmaya devam etti. Castro uzun konuşmaları çok sever. Bu
konuşmalarından sadece birinde aşırı sıcaktan rahatsızlandığını
ve konuşmasını yarıda bıraktığını, durumunun iyi olduğu açıklana
kadar da ülkede hayatın adeta durduğunu hatırlıyorum.
Castro'dan Sonra Hayat Var mı?
Bu konuda, sağdan soldan
duyduklarınıza inanmamanız, her okuduğunuzu doğru kabul etmemeniz
lazım. Castro sonrası Küba'yı, günde 18 (yazıileonsekiz) saat eski
bir takside direksiyon sallayan ve bu günün sonunda 6 dolar kazanan
(marketlerde zor bulunan bir litre süt 4 dolar) iki bebek babası
taksiciye, verandasındaki sallanır koltuğunda oturduğunuz Küba'lı
dostunuzun büyükannesine sormanız lazım. Bırakın yerel rehberlerin
hevesle anlattıklarını, unutun broşürlerde yazılanları.
Ben günde 18 saat çalışan
taksici ile de dost oldum, sallanır koltukta birçok babaanne ve
ailesi ile de rom sofrası paylaştım. Tek söyleyebileceğim, Castro
için hissedilenlerin ortası yok. Kimi, onun ölümü ile ile Küba'nın
artık yaşanır bir yer olmaktan çıkacağını söylüyor, Castro ile beraber
öleceğine, onun ölüm haberini aldığı anda kendi kafasına bir kurşun
sıkarak hayatına son vereceğine yeminler ediyor. Kimi, artık korku
mu saygı mı bilemediğim bir sebeple, hiçbir olumsuzluğu eleştirmiyor,
yüz suyu ve sakalı hürmetine "o güne kadar" dişlerini
sıkıyor. Ama, Castro öldüğünde, bir şişe romu tek dikişte Malecon
Bulvarı'nda bitireceğini söyleyenler de var.
"Peki, Özge Efendi,
o kadar gezdin gördün. Senin düşüncen nedir?" diye soracak
olursanız, tahminlerimi hemen belirteyim : Castro'ya sağlığında
gösterilen tüm saygı, ölümünde de yerini bulacak. Birçoğu boykot
etse de, törene, özellikle (eski) sosyalist ülkelerden en üst düzeyde
katılımlar olacak. Fidel Castro, günahları ve sevapları ile efsaneleşecek
ve tarihteki yerini alacak. Ama sonrası bence karışık. Yerine gelmesi
beklenen Raul, bence Fidel'in karizmasına ve kişiliğine sahip değil.
Bir süre (üç vakte kadar) sistem Raul'u taşımaya çalışacak. Ama
olanakların kıtlığından bezmiş halk, önce fısıltı gazetelerini yaymaya
başlayacak, çatlak sesler artacak ve baraj sızıntıları taşıyamayarak
dağılacak.
İşte benim korkum bundan
sonra... Birdenbire sınırsız özgürlüklerle karşı karşıya kalan Küba
halkı, bu ağır elbiseyi taşıyabilecek mi? Ne kadar bakir olduğu
tartışılsa da, bu ülke dışarıdaki dünyanın ağırlığı ve olanakları
altında ezilecek mi? Muhtemelen... Ülkede bir kaos çıkacak mı? İhtimal
dahilinde... Başta Amerika, daha sonra diğer ülkeler, pastadan pay
koparabilmek için, kendi vatandaşlarının karidese benzettiği adayı
acımasızca ısırmaya başlayacaklar mı? Şüphe yok... Peki Küba, Karayipler'in
bir sefa ve kumar batakhanesi olacak mı? Bilmiyorum... Olmasın...
Olmamalı...
Küba, keşke "müreffeh
medeniyetler seviyesine erdikten sonra", ruhunu kişiliğini
kaybetmese... Kim bilir?..
Son tavsiyem : Bu büyülü
ülke, kişiliğinden daha büyük tavizler vermeden, Castro ebedi istirahatgahına
yerleşmeden, bir daha hiçbir şekilde tanık olamayacağınız bu hali
ile mutlaka, daha fazla geç kalmadan bizimle bir görün.
Belki "guayabera"larımızı
üzerimize çektiğimiz tembel bir pazar günü, Manzanillo'nun mütevazi
barlarından birinin hasır gölgesinde, "mate" çayı içip
"un tabaco al dia" çekerken ve buruşuk "El Cubano
Libre" okurken buluşacağız... Kim bilir?..
Patria o muerte ! : Ya istiklal
ya ölüm!
Özge Ersu
Mayıs 2001, Havana - Küba
|