Biggshop
 Ana Sayfa | Turlar | Oteller | Mavi Yolculuk | Uçak Biletleri | Oto Kiralama | Boğaz Tekneleri
Ö Z G E   E R S U

Ağustos'ta Nerede?
Almanya Frankfurt
Zürih, Cenevre
Paris, Nice
Özge Ersu Kimdir ?
Soru Sorun!..
Anılar & Yazılar
 
ANILAR & YAZILAR
 
  Sevgililer İçin Alfabetik Romantizm Rehberi >>
  LOVE Boat >>
  Küba >>
  BUZ OTEL : Kutupta Tatil Keyfi (Mizah) >>
  REŞAT AMCA / 1992 Roma'lı Büyük Avrupa Turu >>
  SLOVENYA EKSPRESİ (Gerilim - Polisiye) >>
KÜBA


Purolar : Hayal mi Gerçek mi?

İşte tüm turistlerin kafasını karıştıran soru. Sizler de, bazı seçkin mağazalarda ve özellikle havaalanlarında, özel bölümlerde satılan puroların fiyatlarını görmüşsünüzdür. İçinde genellikle yirmibeş adet bulunan, dikkatlice saklanmadığı sürece kısa zamanda tüketilmesi gereken puroların özellikle prestijli olanları, dudak uçuklatan fiyatlarla sergileniyor. Kutu başına yüzlerce dolardan bahsediyorum. Bu fiyatlar, Küba içinde de geçerli. Zaten, ülke dışına sadece iki kutu puro, o da resmi faturası olması durumunda çıkarılabiliyor. Kısa bir süre öncesine kadar, yanına iki kutu da faturasız yerel puro eklenebiliyordu, yani her durumda, en fazla dört kutu puroya izin vardı. Ama artık, hologramlı etiket uygulamasına geçildi ve ülkeden dışarı faturasız puro çıkartmak neredeyse olanaksız hale geldi. Hangi uyanıklıkla saklanmaya çalışılırsa çalışılsın, valizler, uçağa girmeden tarayıcıya girdiğinden, fazla kutuların sonu hazin oluyor. Havaalanındaki gümrük odasında genellikle kuyruk var ve rüşvet, teklif dahi edilemiyor, işleri zorlaştırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Şehirlerde gezerken, sizlere yaklaşarak puroları, "resmi etiketi" olmadan satmaya çalışanlar var. Dışarıdan bakınca, tamamiyle aynı. Eğer biraz dil biliyorsanız, size bir akrabasının, bir puro fabrikasının satış veya depo müdürü olduğunu söyleyerek kaynak konusundaki şüphelerinizi siliyor. Ama benim hesaplarıma göre, 11 milyon civarındaki Küba'lının yarısı fabrika depo müdürü, yarısı da onların akrabası...

Resmi mağazalara girdiğinizde ise, dışarıda satılan bu puroların muz yaprağı ile sarıldığı anlatılıyor. Bu konuda uzman olmadığım için, istense de muz yaprağından puro sarılıp sarılamayacağını bilmiyorum, sorduklarım da çelişkili yanıtlar veriyorlar. Ayrıca, bu kaçak satılan puraların bir kısmı gerçek olsa da, büyük kısmını, hassas saklama koşulları sebebi ile, özelliklerini yitirmiş olanlar oluşturuyor.

Kimi otellerde bu purolar, demonstrasyon ve satış amacı ile, tek tek elle müşterilerin gözü önünde sarılıyor. Bazı Küba'lılar da kendileri münferit üretim yapıyorlar. Fazla söze gerek yok: Memlekette, emzik gibi herkesin ağzında bir puro tütüyor.

Ernesto, Che Cosa C'e?

Che hakkında ayrı bir yazı, ayrı bir ansiklopedi gerekiyor. Ülkenin her yerinde anısı büyük saygı görüyor. Hatta Castro'yu dahi sollamış durumda ve her "iyi yetişmiş" Küba'lının kalbinde, tüm devrimcilerde olduğu gibi, "Che" olabilme ateşi yanıyor. Ülkenin her yerinde, yolda, şehir girişlerinde, dev sloganlar göze batıyor : "Ya İstiklal Ya Ölüm", "Sosyalizm'i Sevelim, Sevdirelim", "Che'nin Vatanı Kahraman Şehir", "Cuba Si" gibi. Bu sonuncusunu da açayım : Aslında uzun slogan, Amerikalı'ları kastederek, "Cuba Si, Yankees No" olarak kullanılıyor.

Biz bu yazıda sadece "Che" isminin kökenini ve kısa bir hikayesini nakletmekle yetinelim.


Meksika'da, Arjantin'lilerin adlarının başına bir "el Che" getirilir. Ernesto da bu uygulamanın dışında kalmamış ve "El Che Guevera" olmuştur. Kısa sürede Küba'lılarla dost olduğunda, adı çoktan bu ekle birlikte söylenir olmuş, daha da sadeleştirmek için, sadece "Che" okunmaya başlanmıştır. Bu Che eki ("çe" okunur) Arjantin'de cümlenin başında ya da sonunda kullanılan bir ünlemdir. Ernesto da, bütün Latin Amerika'lı arkadaşları gibi, cümlenin sonunu "che" diye bitirdiğinden, bu küçük hece onun simgesi haline gelmiştir. Kökeni İtalyanca olan bu ek, "Que cosa c'e? (Ne var?) olarak, Avrupa'dan gelen güneylilerin, Arjantin'e göçtükten sonra anadillerindeki "c'e" ekini "che" olarak kullanmalarıyla ortaya çıkmıştır.

Bilindiği gibi, büyük kahraman Che, devrim sonrasında ekonominin başına getirilmiştir. 7 Ekim günü, Castro kendisini INRA'nın (Instututo Nacional de la Reforma Agraria - Tarım Reformu Ulusal Enstitüsü) başkanlığına atamıştır. Ama Ulusal Banka "Banco Nacional" başkanı Felipe Pezos, bir devrimciden beklenemeyecek kadar ağır ve temkinli hareket ettiğinden, görevinden uzaklaştırılacaktır. Bunun üzerine, Fidel, 26 Kasım'da, güvendiği yakın adamları ile yaptığı bir toplantıda şöyle sormuştur :

- "Aranızda ekonomist var mı?"

Bir tek el kalkmıştır. O da Ernesto Che'nin elidir. Castro hemen kararını verir :

- " Peki, Banco Nacional'ın başkanı sen olacaksın."

Che şaşkındır : O, "Aranızda komünist var mı?" diye anlamıştır soruyu.

O makamda da fazla durmayacak, yıllar onu devrimci ateşle kavuracak ve tekrar kendisini dağlara vuracağı, bir başka ülkede devrim ateşini yakmaya çalışacağı Bolivya'ya sürükleyecektir. Ama ölüm onu yakalayacak ve yağmurlu bir öğle saatinde La Higuara'da köşeye sıkıştıracaktır.

Tutuklandıktan sonra yaşaması halinde bir tehdit olmaya devam edeceği korkusu ile Bolivya yönetimi, Amerika ve C.I.A.'nın baskısı ile bu devrimciyi öldürme kararını alacaktır.

Che, karşısına kendisini infaz etmek için çıkan üç astsubay'dan biri olan Mario Teran'a, cesaret vermek için bağıracaktır :

- "Korkma, vur! Vur haydi!" Asker, daha sonra anlatacaktır : "Gözleri pırıl pırıl parlıyordu. Büyülenmiştim. Bana büyük, dev gibi büyük göründü..."

Daha sonra Mario Teran su içirilerek yatıştırılacak, titreyen parmağı ile bir el ateş edecek ve iyi nişan alamadığından, Che'yi sadece yaralayacaktır. Daha sonra, CIA ajanının da zorlaması ile, daha sonradan kimsenin üstlenmediği bir atış ile kalbine tek kurşun sıkılarak, can çekişen Che'nin hayatına son nokta konacaktır. Büyük bir olasılıkla, diğer astsubay Ramon'dur ateş eden... Mario Teran, La Paz'da öğrencilerin ağır suçlamaları karşısında, 1968 Nisan'nında oturduğu binanın dördüncü katından atlayarak hayatına son verecektir.

"No levantes himnos de Victoria,
En el dia sin sol de la batalla..."

"Savaş güneşinin doğmadığı gün zafer şarkısı söylenemez..."

Castro : Siyah ve Beyaz

Neredeyse mitleştirilmiş Che ile birlikte, Castro da yaşayan efsane... Kendisi ile ilgili olarak, Küba gezilerimde sıkça karşılaştığım bir soru var : Castro sonrasında Küba ne olacak? Bu soruya çok kısa yanıtlar verilerek sonuca ulaşılabilir. Ama daha doğru tahminler için, yanıtı Castro'nun kişiliğinde, yanındaki ve arkasındakilerde, tarihteki benzer kişiliklerde ve halkın evlerinde fısıldayarak konuştukları gizli fısıltılarda aramak lazım.

Kim Il-Sung, Deng Xiaoping, Peron, Khrushchev, Kadar, Franco ve Tito artık tarihin yapraklarında tartışmalı yerlerini almışken, dünyanın halen yaşayan, en uzun süre iktidarda kalan ve Küba'yı, kaprisleri ile tüm dünyanın gerisinde bırakmakla suçlanan Fidel Castro, bunu nasıl başardı? Daha önemlisi, neden? Herşeyden önce, Castro'yu, ülkenin şanssız tarihinden değil, fiziki ve ahlaki şartlarından çıkıp gelen biri olarak görmek lazım. Üstelik, tüm söylencelerde olduğu gibi, dışarıdan, uzaklardan, "dağların ardından" gelen bir kurtarıcı ise!

Castro, 13 Ağustos 1926 tarihinde, sabaha karşı saat 02:00'de, kuvvetli bir fırtınanın dövdüğü rustik Oriente eyaletinde doğdu. Ama soyu, dünyanın bambaşka bir noktasından kök salmıştı : Fakirliğin o zamanlarda diz boyu olduğu Kuzey İspanya'dan. Kaderin bir cilvesi olarak, tıpkı Napolyon'un Korsika'lı, Hitler'in Avusturya'lı, Stalin'in Gürcü olması gibi... Bir konuşmasında, "Ben gerilla olarak doğdum" demiştir.

Çocukluğu da sorunlu geçmiş, 1930'lu yılların sonundaki karışık ortamda, Cizvit Okulu'nda okurken, mükemmel bir makyavelist olarak, sadece Küba halkını değil, tüm dünyayı etkileyecek politik ve fiziksel yeteneklerini geliştirmeye başlamıştır. Yıllar sonra, Havana'ya Ocak 1959'da girdiğinde, zaman kaybetmeden devrimlerine başlamış ve özel yöntemlerle üst sınıfı, ayrıcalıklarını ellerinden alarak, mallarına el koyarak eritmiştir. Hala anlatılır : Üzerlerinde yakalanıp tutuklanma sebebi olmasın diye, Havana'nın içinden geçerek denize boşalan nehirde günlerce yüzbinlerce dolar değerinde dolar banknotlar yüzmüş ve kimse korkudan bunlara el bile sürmemiştir...

Yakın devrim yoldaşlarının da tarih sahnesinden ve önünden çekilmesi bazı soru işaretleri uyandırmıştır : Frank Pais'in devrimci Santiago de Cuba'da 1957'de yokoluşu, Ernesto Che Guevara'nın Bolivya'da 1967 yılında öldürülmesi, General Arnaldo Ochoa'nın Havana'da 1989'da infaz edilmesi halen tartışılmaktadır.

Ama Küba'da, Casto hakkında çok daha ilginç olaylarla karşılaşmak olası : Geçtiğimiz yıllarda Amerika'dan geri getirtilen Küba'lı Elian'ı babası kucağında tutarken, suçlayıcı bir şekilde kolunu ileri uzatarak başparmağı ile Havana'daki Malecon bulvarında Amerika Büyükelçiliği Binası'nı gösteren heykelin yapılması emrini vermesi, hala önemli günlerde ve bayramlarda, Devrim meydanı'nda dimdik ayakta durması, korumalarının her birinin bir gün silahında kurşun olmaması ve korumaların bunu bil(e)memeleri, kendisinin birçok benzeri olduğu ve Başkanlık Sarayı'na hergün birkaç Castro'nun girip çıktığı dedikoduları bunlardan birkaçı.

Ben kendisini 2000 yılında bir bayram günü gördüm. Bayram öncesindeki birkaç günde adeta Havana'da seferberlik ilan edilmiş, konuşma yapacağı meydan güvenlik sebebi ile kapatılmıştı. O günün sabahı tüm okullar, resmi ve özel görevlerde çalışanlar, belli bir nöbet sırası ile meydana gelmişlerdi. Çok erken kalkmama rağmen, meydan gittiğimde dolmuştu. Ama Kübal'lı olmadığımı görenler, gülümseyerek bana yol verdiklerinden, ön sıralara kadar yaklaşmıştım. Ve geldi. Her ne kadar yaşı belli olsa da, dimdik ayakta idi. Üzerinde mütevazi bir üniforma vardı. Halkta büyük bir dalgalanma oldu. Konuşmaya başladı. İtalyanca'mın yardımı ile konuşulanların bir kısmını anlasam da itiraf etmeliyim ki, oradaki ortamdan dolayı çok etkilenmiştim. Sıcağa ve yorgunluğa ancak öğleye kadar dayanabildim. Ama büyük bir ayrıcalığım vardı ve kullanmak durumunda kaldım : O meydandan istediğim zaman ayrılabilmek...

Otele döndüm. Konuşması, hoparlörler ile, bazı ana caddelere de verilmekte idi. Öğleden sonranın geç saatlerine kadar, otelimin açık penceresinden, Castro odamın içine dolmaya devam etti. Castro uzun konuşmaları çok sever. Bu konuşmalarından sadece birinde aşırı sıcaktan rahatsızlandığını ve konuşmasını yarıda bıraktığını, durumunun iyi olduğu açıklana kadar da ülkede hayatın adeta durduğunu hatırlıyorum.


Castro'dan Sonra Hayat Var mı?

Bu konuda, sağdan soldan duyduklarınıza inanmamanız, her okuduğunuzu doğru kabul etmemeniz lazım. Castro sonrası Küba'yı, günde 18 (yazıileonsekiz) saat eski bir takside direksiyon sallayan ve bu günün sonunda 6 dolar kazanan (marketlerde zor bulunan bir litre süt 4 dolar) iki bebek babası taksiciye, verandasındaki sallanır koltuğunda oturduğunuz Küba'lı dostunuzun büyükannesine sormanız lazım. Bırakın yerel rehberlerin hevesle anlattıklarını, unutun broşürlerde yazılanları.

Ben günde 18 saat çalışan taksici ile de dost oldum, sallanır koltukta birçok babaanne ve ailesi ile de rom sofrası paylaştım. Tek söyleyebileceğim, Castro için hissedilenlerin ortası yok. Kimi, onun ölümü ile ile Küba'nın artık yaşanır bir yer olmaktan çıkacağını söylüyor, Castro ile beraber öleceğine, onun ölüm haberini aldığı anda kendi kafasına bir kurşun sıkarak hayatına son vereceğine yeminler ediyor. Kimi, artık korku mu saygı mı bilemediğim bir sebeple, hiçbir olumsuzluğu eleştirmiyor, yüz suyu ve sakalı hürmetine "o güne kadar" dişlerini sıkıyor. Ama, Castro öldüğünde, bir şişe romu tek dikişte Malecon Bulvarı'nda bitireceğini söyleyenler de var.

"Peki, Özge Efendi, o kadar gezdin gördün. Senin düşüncen nedir?" diye soracak olursanız, tahminlerimi hemen belirteyim : Castro'ya sağlığında gösterilen tüm saygı, ölümünde de yerini bulacak. Birçoğu boykot etse de, törene, özellikle (eski) sosyalist ülkelerden en üst düzeyde katılımlar olacak. Fidel Castro, günahları ve sevapları ile efsaneleşecek ve tarihteki yerini alacak. Ama sonrası bence karışık. Yerine gelmesi beklenen Raul, bence Fidel'in karizmasına ve kişiliğine sahip değil. Bir süre (üç vakte kadar) sistem Raul'u taşımaya çalışacak. Ama olanakların kıtlığından bezmiş halk, önce fısıltı gazetelerini yaymaya başlayacak, çatlak sesler artacak ve baraj sızıntıları taşıyamayarak dağılacak.

İşte benim korkum bundan sonra... Birdenbire sınırsız özgürlüklerle karşı karşıya kalan Küba halkı, bu ağır elbiseyi taşıyabilecek mi? Ne kadar bakir olduğu tartışılsa da, bu ülke dışarıdaki dünyanın ağırlığı ve olanakları altında ezilecek mi? Muhtemelen... Ülkede bir kaos çıkacak mı? İhtimal dahilinde... Başta Amerika, daha sonra diğer ülkeler, pastadan pay koparabilmek için, kendi vatandaşlarının karidese benzettiği adayı acımasızca ısırmaya başlayacaklar mı? Şüphe yok... Peki Küba, Karayipler'in bir sefa ve kumar batakhanesi olacak mı? Bilmiyorum... Olmasın... Olmamalı...

Küba, keşke "müreffeh medeniyetler seviyesine erdikten sonra", ruhunu kişiliğini kaybetmese... Kim bilir?..

Son tavsiyem : Bu büyülü ülke, kişiliğinden daha büyük tavizler vermeden, Castro ebedi istirahatgahına yerleşmeden, bir daha hiçbir şekilde tanık olamayacağınız bu hali ile mutlaka, daha fazla geç kalmadan bizimle bir görün.

Belki "guayabera"larımızı üzerimize çektiğimiz tembel bir pazar günü, Manzanillo'nun mütevazi barlarından birinin hasır gölgesinde, "mate" çayı içip "un tabaco al dia" çekerken ve buruşuk "El Cubano Libre" okurken buluşacağız... Kim bilir?..

Patria o muerte ! : Ya istiklal ya ölüm!


Özge Ersu

Mayıs 2001, Havana - Küba



ersu@biggtravel.com


"Makaleler" bölümüne sizde katkıda bulunmak isterseniz, lütfen " travel@bigglook.com adresine e-mail gönderiniz.