Biggshop
 Ana Sayfa | Turlar | Oteller | Mavi Yolculuk | Uçak Biletleri | Oto Kiralama | Boğaz Tekneleri
Ö Z G E   E R S U

Ağustos'ta Nerede?
Almanya Frankfurt
Zürih, Cenevre
Paris, Nice
Özge Ersu Kimdir ?
Soru Sorun!..
Anılar & Yazılar
 
ANILAR & YAZILAR
 
  Sevgililer İçin Alfabetik Romantizm Rehberi >>
  LOVE Boat >>
  Küba >>
  BUZ OTEL : Kutupta Tatil Keyfi (Mizah) >>
  REŞAT AMCA / 1992 Roma'lı Büyük Avrupa Turu >>
  SLOVENYA EKSPRESİ (Gerilim - Polisiye) >>
REŞAT AMCA / 1992


Roma'lı Büyük Avrupa Turu >>

Her Roma turunda olduğu gibi, Tiber nehrinin hemen yanında uzanan Porta Portese tavernalar bölgesindeki müzikli gece ziyafetinden dönerken, İzmit'li kaptan Küçük İsmail yine yolu karıştırmış, otele gideceği yerde Roma'nın labirentlerine dalmıştı. Kafamız içtiğimiz ikinci kalite açık taze şarapla dumanlanmış halde, otobüs daha önce hiç görmediğim, pırıl pırıl ışıklandırılmış bir tarihi çeşmenin önünden geçiyordu. Hatta geçmek ne kelime, İsmail her zamanki çevikliği ile kırmızı ışığı yakalamış, "Dur herkese iki dakika gösterelim" desem, o kadar başarı ile konumlandıramayacağı koskoca çift katlı otobüsün farları ile de, bu tarihi eseri iyice aydınlatmıştı. Bir otobüs dolusu yolcunun soru işaretlerinin rehber koltuğuna ulaşması uzun sürmedi :

- Burası neresi? Nereden geçiyoruz?

Ben hık - mık etmeye fırsat bulamadan, en arkadan, tereddütsüz, gür bir ses karşılık verdi :

- Kaplumbağalar Çeşmesi....

Doğru mu yanlış mı bilemiyorum, Roma Üniversitesi'nde bir zamanlar kürsüsü olduğu çalınmıştı kulağıma. Reşat Amca, kimseye kaptırmadığı en arka koltuktan imdadıma yetişmiş, beni bir kez daha şaşırtmıştı.

Adı Reşat Ersu idi. Onu ilk tanıdığımda, hayatımda ilk kez benim soyadımı taşıyan biri ile karşılaşmış olmanın kıpırtısı haricinde başka bir şey düşünmemiştim. Acentamızın ve otobüslü Avrupa turlarının değişmez ismi idi.

Daha önce meslektaşım Pelin ve Ali ile seyahat etmişti. Onunla ilgili ilk bilgileri de Pelin'den almıştım. Eşini kaybetmişti bir süre önce. Benimle bir gezi yaptıktan sonra, artık başka rehber istemez olmuştu. Telefon açar, hangi tura ne zaman gittiğimi sorar, kaydını yaptırır ve otobüsün en arkasında yerini alırdı.

Tıkla Büyüt

Turun gideceği yerin önemi yoktu. İtalya, Fransa, Orta Avrupa veya buna yakın bir programı tutturmuş olmak onun için yeterli idi. Yetmiş yaşın oldukça üzerindeydi. Masmavi gözleri vardı. Bu meslekte edindiğim deneyim ile, o gözlerden inanılmaz bir zekanın fışkırdığını hissederdim. Başı, sanki o an traş olup sıfıra vurulmuş gibi adeta parlardı. Onun görüntüsünü, ya daha çok Roma'da iken hatırladığımdan ya da özenli giyinişinden ötürü, emekli Roma gladyatörleri ile siyah beyaz resimlerdeki Atatürk'ün arasında biryerlere yerleştirmiştim kafamda. Yıllar sonra, Reşat Amca'nın Atatürk'ün manevi oğullarından biri olduğunu, bu zihin karmaşıklığından dolayı ben mi yarattım, yoksa gerçekten biryerlerden mi duymuştum, hatırlayamıyorum. Onu tanımayan diğer yolcular da, sadece yaşlılıktan dolayı apış arasında zaman zaman beliren nemlilik ve boş gidip dolu döndüğü valizleri üzerine fısıltılı dedikodular yaparlardı.

Bir tanesini ancak yarıya kadar dolduran elbiselerini koyduğu iki büyük boş valiz ile tura başlar, bu valizler, tur sonunda yerinden kalkmayan ve kaptanların biraz da söylenerek taşıdıkları bir külçe haline gelirdi. Bu valizlerde ne olduğunu bir tek ben bilirdim. Bir gün tüm bu valizleri tek tek açarak içindeki herşeyi kontrol etmek durumunda kalacağımı söyleseler herhalde inanmazdım.



Senede ilkbahar ve sonbahar olmak üzere iki tura çıkardı. Doksanlı yılların başında, ülkemizde artık birçok şey bulunmaya başlasa da, yine Avrupa alışverişinin modası henüz geçmemişti. Gittiği her ülkeden peynir, makarna, sos, baharat, seçme şaraplar, kısacası "boğazlar sorunu"na iyi gelebilecek birçok yiyecek içecek toplar, altı ay boyunca bunları tüketir, sonra tekrar boş valizlerle yola koyulurdu.

Bizimle gezmez, bir şehre indiğimizde, o şehirden hangi gün saat tam kaçta ayrılacağımızı sorar ve ortadan kaybolurdu. Hiçbir tura katılmamasına karşın, her yeri bilirdi. Kimi zaman lüks bir arabanın onu almaya otele geldiğini, kimi zaman da ya yalnız, ya da dostları ile beraber, şehrin zevkli restaurantlarında yemek yerken görürdüm Reşat Amca'yı.

Nice'ten Paris'e yine tam gün süren uzun yolculuğumuz sona ermiş, şehrin hemen kıyısında, pek te alımlı olmayan St. Quen banliyösü'ndeki otelimize yerleşmiştik. Reşat Amca her zamanki sakinliği ile yanıma gelerek, o diş kalmamış ağzından hala nasıl çıktığını bilemediğim duru İstanbul Türkçesi ile sordu :

- Paris'ten ayrılacağımız sabah kaçta yola çıkacaksın?
- Normal zaman mı, "Türk Zamanı" mı?

Güldü. Ne demek istediğimi anlamıştı. Şimdi dahi nasıl yapabildiğimize akıl sır erdiremediğim kadar yoğun, bilmemkaç günde bilmemkaç ülke şu kadar şehir turlarında, son koltuğuna kadar dolu 86 kişilik bir çift katlı otobüs ile, söylenen zamanda çıkılamadığını o da biliyordu. Üstelik, yoğun programdan ve kalabalıktan dolayı, voltajı biraz yüksek bir gezi idi. Sık sık katılımcılar arasında gereksiz ufak tefek tartışmalar çıkmaktaydı.

- Reşat Amca, siz yine de sabah 08:30'da hazır olun, beraber bir kahve içeriz olmazsa.
- Yalnız bu sefer beni mutlaka ara, Eurodisney'e geleceğim.

Reşat Amca, ekstra turların hiçbirine katılmazdı. Yalnız, o zamanki adı ile Paris Eurodisney'in ilk yılı olduğundan, görmek istemişti.

Gece günü kovaladı, Paris şehir turu, parfüm alışverişleri, Louvre, Seine Nehri gezisi, Gece Lido'nun daha ekonomik olduğu için geç saatteki gösterisi derken, Eurodisney sabahı geldi çattı. Reşat Amca'nın telefonu cevap vermiyordu. Yine arkadaşlarından birisi gelmiş, onu Neuilly-Sur-Seine civarındaki bistrolardan birine götürmüştü herhalde.

Kavga ettikleri için babalarını Paris'te bırakan iki çocuklu aile dahil, büyük bir çoğunluk ile gittik hayaller ülkesine. Klasik "saat kaçta toplanacağız" kavgamızı yaptıktan sonra, gece 21:30'da karar kıldık. En beğenilen gösterileri bizzat gezdirip, parkı genel olarak tanıttıktan sonra herkesi serbest bıraktığımız uzun saatler boyunca, Eurodisney otobüs parkında, çoğu zaman yaptığımız gibi, mükellef bir Türkiye erzağı destekli yemek sonrası bagaj kapaklarını açıp, püfür püfür esen rüzgarla valiz gibi uyumak yerine, otele dönmeyi seçtik kaptanlarla.

Otele girdiğimizde, resepsiyoncu bizleri hemen yakaladı :

- Çok büyük bir sorunumuz var.

Herşeye hazırlıklı olduğum için, "Acaba bu sefer ne oldu, birisi ütüyü prizde unutup odayı mı yaktı?" diye düşünürken,

- "Bir vefatınız var" dedi. Aslında bu kadar ince söylemedi. Resepsiyonistin ağzından çıkan son kelime ile kulaklarımdan beynime ulaşan sinyaller yardımı ile ne olduğunu öğrendiğim o milisaniyelik zaman içerisinde, adeta dakikalar süren bir düşünce saldırısına uğradım. Adamın aniden "Biri öldü!" diyerek doğrudan ilettiği bilgi ile, ölenin kim olduğu, iki çocuklu ailenin soyadları, birinin ölmesinin, odada ütüden çıkabilecek yangından çok daha önemli olduğu kavramları ile boğuşurken, ağzımdan benim dahi anlayamadığım, daha çok yutkunurken "Öyle mi?" demeye çalışırken çıkan sese benzeyen garip bir ünlem ile cevap verebildim.

Tıkla büyüt

Başıma genelde kötü bir olay geldiğinde veya çok sevimsiz bir haber aldığımda, garip bir ruh haline girerim. Protagonist, yani olayın baş oyuncusu olmama rağmen, önce vücuduma bir sıcaklık yayılır. Halk arasında yaygın olan "Başımdan aşağı kaynar sular döküldü" kavramı ile aynı olsa gerek. Daha sonra, adeta olay yerinden adeta yukarı doğru bir perde içinde yükselir, tüm duyularımı yitirmiş olarak, aşağıdaki "kaos"u seyrederim. Birkaç saniye sonra da, tekrar senaryonun içine ayağımı basarım, perde kalkar. Samsun'da geçirdiğim trafik kazası sırasında tanıştığım bu "transandantal" geçiş, yine beni yakaladı.

- "Beşyüzbilmemkaç numaralı odada kalan yolcunuz" dedi resepsiyondaki genç adam. Sanki, 86 kişinin bir gün önce girdiğimiz oteldeki onlarca oda numarası benim için birşey ifade ediyormuş gibi. Ama nedense, ölenin bir erkek olduğuna emindim.

- "Ölen bir bey!" sözü ile yavaş yavaş fotoğrafın içine girmeye başladım. Çoğunluk bizle Eurodisney'e geldiğine göre kim kalmıştı ki Paris'te?

Önce kavga eden ailenin babası olabilir diye düşündüm. Kızları aklıma geldi. Ama bu teorik düşünceler, oda listemden numarayı kontrol edip, o beşyüzbilmemkaçlı olarak hatırladığım numaranın, Reşat Amca'ya ait olduğunu görmem ile aydınlandı. Daha doğrusu karardı... Ağlamadım.

Bu arada, resepsiyonistin Türkiye'yi, daha doğrusu seyahat acentamızı bilgilendirdiğini öğrendik. Gerçi bu bilgilendirme başka sorunları da beraberinde getirmişti. Çünkü, resepsiyonistin verdiği kısa bilgi şöyle idi :

- "Tek kişilik odada kalan Mr. Ersu öldü."

Bayram zamanı, 30-40 otobüs ile yüzlerce insanı Avrupa'ya yollayan acenta için, bu cümlenin tek bir anlamı vardı. Üstelik genelde tüm katılımcılar iki kişilik odaları tercih ettiklerinden, tek kişilik odada rehberler kalırdı. O kadar tura çıkan kimse arasından, Mr. Ersu adında bir yolcu olduğu ilk anda ayırt edilemediğinden, ve bu "Mr. Ersu" da tek kişilik odada kaldığından, Türkiye'ye giden haber başka bir anlam kazanıyordu :

- "Rehber Özge Paris'te ölmüş".
- "Pek te gençti çocuk".
- "Üzerinde şirket parası da vardı!"

Haber dallanıp budaklanmadan, özellikle aileme ulaşmadan, hatta acentayı rahatlatacak şekilde "ölenin, üzerinde şirket parası olan tek kişilik odada kalan rehber Mr. Ersu" olmadığı konusunu, yaptığım kısa bir telefon görüşmesi ile düzelttim.

O öğle saatlerinden, tekrar Eurodisney'e konuklarımızı almaya gittiğimiz akşam saatlerine kadar, o kadar işi, o kadar bürokrasiyi nasıl sonuçlandırdığımıza hala akıl erdiremiyorum.

Otelcinin elime sıkıştırdığı polis kağıdı, yetmiş küsür yılın, parmasan peynirlerinin, bir daha mantarı açılmayacak kalite şarapların, "Roma'yı bilirim" geçindiğim şehirdeki Kampumbağalar Çeşmesi'nin bir özeti idi sanki. Ağlamadım.

Ben daha dramatik gelişmeler bekliyordum. Hem filmlerde olurdu ya... Morga gidilir, örtü kaldırılır, o soluk yüz son bir kez görülür, en yakındaki şefkat omuzuna dönülür ve hıçkırıklar birbirini izlerdi... Bunlar olmadı. Reşat Amca'yı bir daha görmedim. Daha doğrusu, son gördüğümde, demek ki son isteğini söylemiş : Eurodisney'e gitmek...

Karakolda, zabıt tutuldu. Ölüm sebebi büyük bir olasılıkla kalp krizi idi. Çeşitli formlar dolduruldu, imzalar atıldı. Şüphesiz, Türk Konsolosluğuna'da haber vermek gerekiyordu.

Paris'teki yetkililerimizin, hala gözlerimi yaşartan fedakar yardımları ise gözümün önünden gitmiyor. Demir bir kapının, sürgülü on santim enindeki penceresinden, kapıyı bile açmaya gerek görmeden, "Pasaportunu, kimliklerini bize getirin, para varsa onu da teslim alalım, cenazeyi Türkiye'ye göndermekte kullanacağız" şeklindeki desteklerini hala unutamadım. Reşat Amca, Türkiye'ye, ancak 3 ay sonra dönebilecekti...

Daha sonra polis eşliğinde, oteldeki beşyüzbilmemkaç numaralı odasına çıktık. Odayı temizleyen görevli bulmuş Reşat Amca'yı. Neden bilmem, birden her türlü detayı öğrenmek istedim. Anlattığına göre, huzurlu bir ifade ile "uyuyormuş". Yastığında, başının çevrili olduğu yönde, belli belirsiz bir iz gördüm o kadar...

Sıra tüm eşyaların zabıt altına alınmasına gelmişti. O meşhur valizler zaten açık idi. Çok fazla olmayan giyim eşyalarını ayırdık, valizlerden birine koyduk. Diğer valiz, zevkle ve özenle seçilmiş, adeta bir gastronomun alet çantasını andıran yiyecekler ile dolu idi. Soslar, peynirler, şaraplar, eşine az rastlanır çerezler...

Polis, nazikçe, yiyecek maddeleri ile diğer birkaç eşyanın imha edileceğini, diğerlerinin ise zabıt ile bana teslim edileceğini söyledi. Şarapları, ağzı kapalı olduğu için imha etmeye gerek olmadığını, istersem alabileceğimi, yoksa orada otelin çöplüğüne gideceğini belirtti. Topu topu iki şişe şarabı ve bir adet teyp kasedini ben aldım. Polis, jelatini açılmamış olan birkaç müzik cd'sini de almamı istedi ise de, valize koydum. Herşey ayrıldı, atılacaklar atıldı, valizi kapattık, bulduğumuz anahtar ile kilitledik ve odama gönderdik.

Daha sonra, bu valizi, Türkiye'ye döndükten sonra, üç ay boyunca acentanın girişinde kapının kenarında görecektim. O sıralarda yoğun bir biçimde çalışıyorduk. Bir tura çıkmadan önce yine gelişmeleri sordum.

- "Kimsesi yokmuş. Gerçi Bebek'te katları evleri varmış ama, sadece avukatını bulabildik, o da Pazartesi gelip alacak valizi" dediler. Valizi ve Reşat Amca'yı son görüşüm olacaktı bu... Ağlamadım.

Eurodisney'e geri döndük. Ferhat ve İsmail Kaptan ile anlaşarak, tura katılmış olanları, bu olaydan haberdar etmemeye, onalrın morallerini bozmamaya karar verdik. Oysa hayat devam ediyordu. Elli küsür kişi, bizleri otoparkta karşıladıklarında, elli küsür değişik yeni dönüş saati istekleri ile çevremizde idi. Kimseye birşey söylemeden grubu toparladık ve otele döndük.

Tıkla Büyüt

Ertesi gün, Cenevre, Viyana ve Belgrad üzerinden, konaklamalarla beraber beş gün sürecek olan dönüş yolculuğumuz başlamıştı. Bizler, her ne kadar, "Paris'teki tanıdıkları ile kalmaya karar vermiş, hepinize selam söyledi, iyi yolculuklar diledi." şeklinde bir senaryo yazdı isek te, o gün Eurodisney'e gitmemiş olan ve oteldeki olayların tanığı birkaç konuğumuz, sıkı tembihlerimize rağmen konuyu diğerlerine sızdırmışlardı. Verdiğimiz bir molada da, artık bilmeyen kalmamıştı.

Genelde tur sırasında, dozunda olmak kaydı ile, mikrofonu pek boş bırakmam. Zaten turların, kaç ay sürerse sürsün, benim anlattıklarımı yetiştiremediğim kadar kısa olduğundan yakınmışımdır hep. Sabah saat yedideki "Kımıl Zararlıları" belgeseli gibi sıkıcı olmadığı söylenen sohbetlerimi, bulunduğumuz ülkelerin ve bölgelerin müzikleri ile zenginleştiririm. O zamanlar yanımdan ayırmadığım iki çanta dolusu kaset, adeta sağ kolumdu. Ama, Reşat Amca'yı kaybettiğimiz günün ertesi, olayı kısaca anlatıp, hiç olmazsa bir günlük bir sessizlik rica ettim seksenaltı - pardon Reşat Amca yok - seksenbeş kişiden. Ama kısa bir süre sonra üst kattan sızlanmalar yükselmeye başladı. (Çift katlı otobüslerle tur yapmayı sevmem. Hem göz kontağı yoktur, hem kopukluk olur. Üst kat adeta kendi içinde bağımsız bir cumhuriyet olur.)

- "Üst kattan, cenaze arabasında mıyız, şu Fedon kasedini koysun" diyorlar.

Gençlerden biri, elinde Fedon kasedi, üst katın merdivenlerinden aşağı sarkmış bana bakıyordu.

Kendimi genelde sakin bir insan olarak bilirim. Öyle de tanınırım. Konuklarıma bırakın bağırdığımı, onlarla yüksek sesle tartıştığım dahi görülmemiştir. Ama, belki ilk ve son kez, meslek hayatımda tek bir cümlenin, bu cümlenin tüm kanımı kaynattığına, adeta kulaklarımdan kızgınlık fışkırdığına tanık oldum.

Direksiyonda Ferhat vardı. İsmail yanımda oturuyordu. Paris'i Lyon'a bağlayan A6 otobanından güneye, Macon'a doğru gidiyorduk.

- Ferhat, hemen dur! Sağa çek! diye bağırdım.

Ferhat ta kızmıştı. Ne kadar tehlikeli bir iş yaptığımızı bilmemize rağmen, ilerdeki olası bir emniyet cebine dahi gitmeden otobüsü durdurduk. Sağa çektik. Tüm kapıları açtık. Sabah serinliği henüz çekilmemişti.

"Müzik istiyorsanız, ben size dinleteyim" dedim. Kaset çantamdan, Reşat Amca'dan kalan kasedi çıkarttım. Ne olduğuna dahi bakmamıştım bir gün önce. Pavarotti idi. Koydum. Her zaman, "aman biraz kıs, aman biraz aç" dedikleri otobüsün teybinin sesini de sonuna kadar açtım. Pavarotti'nin en iyi yorumladığı parçalardan biri olan "Caruso" bir anda otobüsün içinde her yere yayıldı.

Koltuğumun arkasında duran şaraplarını aldım aşağı indim. Alt taraf, beni görebildiği için, az çok ne yaptığımı kestirebiliyordu. Üst kat ise camlara yapışmıştı. Uyuklayanlar da uyanmış, buğulu gözlerle şaşkın şaşkın bakınıyorlardı.

Yanımda açacak olmadığından, şaraplardan birini otobanın kenarındaki demirlere hafifçe vurdum ve boynundan kırdım. Şişe boşalana kadar, toprağa serptim. Sanki İncil'deki "küller küle, topraklar toprağa" dönüyor, şarap, kendisini yetiştiren yerde kaybolup gidiyordu.

Reşat Amca, benim de o zamanlar kullandığım gibi, tek tük Muratti sigarası içerdi. Paketimden de bir iki Muratti çıkartıp ellerimle ezdim, tütünleri, kaybolmaya yüz tutan şarabın üzerine serptim. Birkaç saniye sonra, bir arkamdaki koltukta oturan, Reşat Amca ile beraber benim gezilerimin gediklisi olan Eskişehir'li bir hanım da,

- "Özge, kahvaltıda sadece Cornflakes yerdi" diyerek, nereden hemen buldularsa, kağıt tabakta biraz Cornflakes verdi. Onu da yere koydum.

Kimseden ses çıkmıyordu. Fransa'nın göbeğinde, tek tük arabaların geçtiği bir Pazar sabahı, otobanda, seksenaltı - pardon Reşat Amca yok - seksenbeş kişi, otobüsü yolun kenarına çekmiş, kapıları açmış, yüksek sesle Pavarotti dinliyordu.

Düşünüyorum da, bir araç sağa çektiğinde hemen yanında bitiveren bir polis ekibi yanımıza gelse, nasıl bir açıklama yapardım acaba?

İçinde kaplumbağalar çeşmesi, parmasan peyniri, Richard (Reşat) Amca, şarap, cornflakes, Pavarotti, Fedon geçen bir paragraflık açıklama acaba adamlara birşey ifade eder miydi?

Caruso bitti. Kasedi de kırık şişenin yanına bıraktım. Şaraptan eser kalmadı. Tütünler savruldu gitti. Ağlamadım.

Mikrofonu elime aldım. Çoğunun, altını ıslattığı ve Mafya ile ilişkisi olduğu gibi yüzeysel espriler ile tanıdığı Reşat Amca'yı anlattım onlara. Sınıra gelene kadar...

Tam olarak neler söylediğimi bugün hatırlamıyorum. Ama son cümleler hala aklımda :

- "Belki şimdiği çoğunuz üzülüyor, hüzünleniyorsunuz. Ama ben üzgün değilim...
Reşat Amca, belki de istediği gibi öldü. Aniden... Paris'te ılık bir akşamüstü..."

Gerçekten, Reşat Amca'ya böyle epik bir son perde yakışırdı... Ona Paris'te ölmek yakışırdı...

Şimdi hatırlıyorum da, İstanbul'a kadar, kaldığımız her şehirden yaptırdığım taze çiçek buketlerini boş koltuğuna koymuştum.

Kapıları kapattık, ağır ağır yola koyulduk.

Ağladım...



ersu@biggtravel.com


"Makaleler" bölümüne sizde katkıda bulunmak isterseniz, lütfen " travel@bigglook.com adresine e-mail gönderiniz.