|
Roma'lı Büyük Avrupa Turu >>
Her Roma turunda
olduğu gibi, Tiber nehrinin hemen yanında uzanan Porta Portese tavernalar
bölgesindeki müzikli gece ziyafetinden dönerken, İzmit'li kaptan
Küçük İsmail yine yolu karıştırmış, otele gideceği yerde Roma'nın
labirentlerine dalmıştı. Kafamız içtiğimiz ikinci kalite açık taze
şarapla dumanlanmış halde, otobüs daha önce hiç görmediğim, pırıl
pırıl ışıklandırılmış bir tarihi çeşmenin önünden geçiyordu. Hatta
geçmek ne kelime, İsmail her zamanki çevikliği ile kırmızı ışığı
yakalamış, "Dur herkese iki dakika gösterelim" desem,
o kadar başarı ile konumlandıramayacağı koskoca çift katlı otobüsün
farları ile de, bu tarihi eseri iyice aydınlatmıştı. Bir otobüs
dolusu yolcunun soru işaretlerinin rehber koltuğuna ulaşması uzun
sürmedi :
- Burası neresi? Nereden
geçiyoruz?
Ben hık - mık etmeye fırsat
bulamadan, en arkadan, tereddütsüz, gür bir ses karşılık verdi :
- Kaplumbağalar Çeşmesi....
Doğru mu yanlış mı bilemiyorum,
Roma Üniversitesi'nde bir zamanlar kürsüsü olduğu çalınmıştı kulağıma.
Reşat Amca, kimseye kaptırmadığı en arka koltuktan imdadıma yetişmiş,
beni bir kez daha şaşırtmıştı.
Adı Reşat Ersu idi. Onu
ilk tanıdığımda, hayatımda ilk kez benim soyadımı taşıyan biri ile
karşılaşmış olmanın kıpırtısı haricinde başka bir şey düşünmemiştim.
Acentamızın ve otobüslü Avrupa turlarının değişmez ismi idi.
Daha önce meslektaşım Pelin
ve Ali ile seyahat etmişti. Onunla ilgili ilk bilgileri de Pelin'den
almıştım. Eşini kaybetmişti bir süre önce. Benimle bir gezi yaptıktan
sonra, artık başka rehber istemez olmuştu. Telefon açar, hangi tura
ne zaman gittiğimi sorar, kaydını yaptırır ve otobüsün en arkasında
yerini alırdı.
 |
| Tıkla
Büyüt |
Turun gideceği yerin önemi
yoktu. İtalya, Fransa, Orta Avrupa veya buna yakın bir programı
tutturmuş olmak onun için yeterli idi. Yetmiş yaşın oldukça üzerindeydi.
Masmavi gözleri vardı. Bu meslekte edindiğim deneyim ile, o gözlerden
inanılmaz bir zekanın fışkırdığını hissederdim. Başı, sanki o an
traş olup sıfıra vurulmuş gibi adeta parlardı. Onun görüntüsünü,
ya daha çok Roma'da iken hatırladığımdan ya da özenli giyinişinden
ötürü, emekli Roma gladyatörleri ile siyah beyaz resimlerdeki Atatürk'ün
arasında biryerlere yerleştirmiştim kafamda. Yıllar sonra, Reşat
Amca'nın Atatürk'ün manevi oğullarından biri olduğunu, bu zihin
karmaşıklığından dolayı ben mi yarattım, yoksa gerçekten biryerlerden
mi duymuştum, hatırlayamıyorum. Onu tanımayan diğer yolcular da,
sadece yaşlılıktan dolayı apış arasında zaman zaman beliren nemlilik
ve boş gidip dolu döndüğü valizleri üzerine fısıltılı dedikodular
yaparlardı.
Bir tanesini ancak yarıya kadar dolduran elbiselerini koyduğu iki
büyük boş valiz ile tura başlar, bu valizler, tur sonunda yerinden
kalkmayan ve kaptanların biraz da söylenerek taşıdıkları bir külçe
haline gelirdi. Bu valizlerde ne olduğunu bir tek ben bilirdim.
Bir gün tüm bu valizleri tek tek açarak içindeki herşeyi kontrol
etmek durumunda kalacağımı söyleseler herhalde inanmazdım.
Senede ilkbahar ve sonbahar olmak üzere iki tura çıkardı. Doksanlı
yılların başında, ülkemizde artık birçok şey bulunmaya başlasa da,
yine Avrupa alışverişinin modası henüz geçmemişti. Gittiği her ülkeden
peynir, makarna, sos, baharat, seçme şaraplar, kısacası "boğazlar
sorunu"na iyi gelebilecek birçok yiyecek içecek toplar, altı
ay boyunca bunları tüketir, sonra tekrar boş valizlerle yola koyulurdu.
Bizimle gezmez, bir şehre
indiğimizde, o şehirden hangi gün saat tam kaçta ayrılacağımızı
sorar ve ortadan kaybolurdu. Hiçbir tura katılmamasına karşın, her
yeri bilirdi. Kimi zaman lüks bir arabanın onu almaya otele geldiğini,
kimi zaman da ya yalnız, ya da dostları ile beraber, şehrin zevkli
restaurantlarında yemek yerken görürdüm Reşat Amca'yı.
Nice'ten Paris'e yine tam
gün süren uzun yolculuğumuz sona ermiş, şehrin hemen kıyısında,
pek te alımlı olmayan St. Quen banliyösü'ndeki otelimize yerleşmiştik.
Reşat Amca her zamanki sakinliği ile yanıma gelerek, o diş kalmamış
ağzından hala nasıl çıktığını bilemediğim duru İstanbul Türkçesi
ile sordu :
- Paris'ten ayrılacağımız
sabah kaçta yola çıkacaksın?
- Normal zaman mı, "Türk Zamanı" mı?
Güldü. Ne demek istediğimi
anlamıştı. Şimdi dahi nasıl yapabildiğimize akıl sır erdiremediğim
kadar yoğun, bilmemkaç günde bilmemkaç ülke şu kadar şehir turlarında,
son koltuğuna kadar dolu 86 kişilik bir çift katlı otobüs ile, söylenen
zamanda çıkılamadığını o da biliyordu. Üstelik, yoğun programdan
ve kalabalıktan dolayı, voltajı biraz yüksek bir gezi idi. Sık sık
katılımcılar arasında gereksiz ufak tefek tartışmalar çıkmaktaydı.
- Reşat Amca, siz yine
de sabah 08:30'da hazır olun, beraber bir kahve içeriz olmazsa.
- Yalnız bu sefer beni mutlaka ara, Eurodisney'e geleceğim.
Reşat Amca, ekstra turların
hiçbirine katılmazdı. Yalnız, o zamanki adı ile Paris Eurodisney'in
ilk yılı olduğundan, görmek istemişti.
Gece günü kovaladı, Paris
şehir turu, parfüm alışverişleri, Louvre, Seine Nehri gezisi, Gece
Lido'nun daha ekonomik olduğu için geç saatteki gösterisi derken,
Eurodisney sabahı geldi çattı. Reşat Amca'nın telefonu cevap vermiyordu.
Yine arkadaşlarından birisi gelmiş, onu Neuilly-Sur-Seine civarındaki
bistrolardan birine götürmüştü herhalde.
Kavga ettikleri için babalarını
Paris'te bırakan iki çocuklu aile dahil, büyük bir çoğunluk ile
gittik hayaller ülkesine. Klasik "saat kaçta toplanacağız"
kavgamızı yaptıktan sonra, gece 21:30'da karar kıldık. En beğenilen
gösterileri bizzat gezdirip, parkı genel olarak tanıttıktan sonra
herkesi serbest bıraktığımız uzun saatler boyunca, Eurodisney otobüs
parkında, çoğu zaman yaptığımız gibi, mükellef bir Türkiye erzağı
destekli yemek sonrası bagaj kapaklarını açıp, püfür püfür esen
rüzgarla valiz gibi uyumak yerine, otele dönmeyi seçtik kaptanlarla.
Otele girdiğimizde, resepsiyoncu
bizleri hemen yakaladı :
- Çok büyük bir sorunumuz
var.
Herşeye hazırlıklı olduğum
için, "Acaba bu sefer ne oldu, birisi ütüyü prizde unutup odayı
mı yaktı?" diye düşünürken,
- "Bir vefatınız var"
dedi. Aslında bu kadar ince söylemedi. Resepsiyonistin ağzından
çıkan son kelime ile kulaklarımdan beynime ulaşan sinyaller yardımı
ile ne olduğunu öğrendiğim o milisaniyelik zaman içerisinde, adeta
dakikalar süren bir düşünce saldırısına uğradım. Adamın aniden "Biri
öldü!" diyerek doğrudan ilettiği bilgi ile, ölenin kim olduğu,
iki çocuklu ailenin soyadları, birinin ölmesinin, odada ütüden çıkabilecek
yangından çok daha önemli olduğu kavramları ile boğuşurken, ağzımdan
benim dahi anlayamadığım, daha çok yutkunurken "Öyle mi?"
demeye çalışırken çıkan sese benzeyen garip bir ünlem ile cevap
verebildim.
 |
| Tıkla
büyüt |
Başıma genelde kötü bir
olay geldiğinde veya çok sevimsiz bir haber aldığımda, garip bir
ruh haline girerim. Protagonist, yani olayın baş oyuncusu olmama
rağmen, önce vücuduma bir sıcaklık yayılır. Halk arasında yaygın
olan "Başımdan aşağı kaynar sular döküldü" kavramı ile
aynı olsa gerek. Daha sonra, adeta olay yerinden adeta yukarı doğru
bir perde içinde yükselir, tüm duyularımı yitirmiş olarak, aşağıdaki
"kaos"u seyrederim. Birkaç saniye sonra da, tekrar senaryonun
içine ayağımı basarım, perde kalkar. Samsun'da geçirdiğim trafik
kazası sırasında tanıştığım bu "transandantal" geçiş,
yine beni yakaladı.
- "Beşyüzbilmemkaç
numaralı odada kalan yolcunuz" dedi resepsiyondaki genç adam.
Sanki, 86 kişinin bir gün önce girdiğimiz oteldeki onlarca oda numarası
benim için birşey ifade ediyormuş gibi. Ama nedense, ölenin bir
erkek olduğuna emindim.
- "Ölen bir bey!"
sözü ile yavaş yavaş fotoğrafın içine girmeye başladım. Çoğunluk
bizle Eurodisney'e geldiğine göre kim kalmıştı ki Paris'te?
Önce kavga eden ailenin
babası olabilir diye düşündüm. Kızları aklıma geldi. Ama bu teorik
düşünceler, oda listemden numarayı kontrol edip, o beşyüzbilmemkaçlı
olarak hatırladığım numaranın, Reşat Amca'ya ait olduğunu görmem
ile aydınlandı. Daha doğrusu karardı... Ağlamadım.
Bu arada, resepsiyonistin
Türkiye'yi, daha doğrusu seyahat acentamızı bilgilendirdiğini öğrendik.
Gerçi bu bilgilendirme başka sorunları da beraberinde getirmişti.
Çünkü, resepsiyonistin verdiği kısa bilgi şöyle idi :
- "Tek kişilik odada
kalan Mr. Ersu öldü."
Bayram zamanı, 30-40 otobüs ile yüzlerce insanı Avrupa'ya yollayan
acenta için, bu cümlenin tek bir anlamı vardı. Üstelik genelde tüm
katılımcılar iki kişilik odaları tercih ettiklerinden, tek kişilik
odada rehberler kalırdı. O kadar tura çıkan kimse arasından, Mr.
Ersu adında bir yolcu olduğu ilk anda ayırt edilemediğinden, ve
bu "Mr. Ersu" da tek kişilik odada kaldığından, Türkiye'ye
giden haber başka bir anlam kazanıyordu :
- "Rehber Özge Paris'te
ölmüş".
- "Pek te gençti çocuk".
- "Üzerinde şirket parası da vardı!"
Haber dallanıp budaklanmadan, özellikle aileme ulaşmadan, hatta
acentayı rahatlatacak şekilde "ölenin, üzerinde şirket parası
olan tek kişilik odada kalan rehber Mr. Ersu" olmadığı konusunu,
yaptığım kısa bir telefon görüşmesi ile düzelttim.
O öğle saatlerinden, tekrar
Eurodisney'e konuklarımızı almaya gittiğimiz akşam saatlerine kadar,
o kadar işi, o kadar bürokrasiyi nasıl sonuçlandırdığımıza hala
akıl erdiremiyorum.
Otelcinin elime sıkıştırdığı
polis kağıdı, yetmiş küsür yılın, parmasan peynirlerinin, bir daha
mantarı açılmayacak kalite şarapların, "Roma'yı bilirim"
geçindiğim şehirdeki Kampumbağalar Çeşmesi'nin bir özeti idi sanki.
Ağlamadım.
Ben daha dramatik gelişmeler
bekliyordum. Hem filmlerde olurdu ya... Morga gidilir, örtü kaldırılır,
o soluk yüz son bir kez görülür, en yakındaki şefkat omuzuna dönülür
ve hıçkırıklar birbirini izlerdi... Bunlar olmadı. Reşat Amca'yı
bir daha görmedim. Daha doğrusu, son gördüğümde, demek ki son isteğini
söylemiş : Eurodisney'e gitmek...
Karakolda, zabıt tutuldu.
Ölüm sebebi büyük bir olasılıkla kalp krizi idi. Çeşitli formlar
dolduruldu, imzalar atıldı. Şüphesiz, Türk Konsolosluğuna'da haber
vermek gerekiyordu.
Paris'teki yetkililerimizin,
hala gözlerimi yaşartan fedakar yardımları ise gözümün önünden gitmiyor.
Demir bir kapının, sürgülü on santim enindeki penceresinden, kapıyı
bile açmaya gerek görmeden, "Pasaportunu, kimliklerini bize
getirin, para varsa onu da teslim alalım, cenazeyi Türkiye'ye göndermekte
kullanacağız" şeklindeki desteklerini hala unutamadım. Reşat
Amca, Türkiye'ye, ancak 3 ay sonra dönebilecekti...
Daha sonra polis eşliğinde,
oteldeki beşyüzbilmemkaç numaralı odasına çıktık. Odayı temizleyen
görevli bulmuş Reşat Amca'yı. Neden bilmem, birden her türlü detayı
öğrenmek istedim. Anlattığına göre, huzurlu bir ifade ile "uyuyormuş".
Yastığında, başının çevrili olduğu yönde, belli belirsiz bir iz
gördüm o kadar...
Sıra tüm eşyaların zabıt
altına alınmasına gelmişti. O meşhur valizler zaten açık idi. Çok
fazla olmayan giyim eşyalarını ayırdık, valizlerden birine koyduk.
Diğer valiz, zevkle ve özenle seçilmiş, adeta bir gastronomun alet
çantasını andıran yiyecekler ile dolu idi. Soslar, peynirler, şaraplar,
eşine az rastlanır çerezler...
Polis, nazikçe, yiyecek
maddeleri ile diğer birkaç eşyanın imha edileceğini, diğerlerinin
ise zabıt ile bana teslim edileceğini söyledi. Şarapları, ağzı kapalı
olduğu için imha etmeye gerek olmadığını, istersem alabileceğimi,
yoksa orada otelin çöplüğüne gideceğini belirtti. Topu topu iki
şişe şarabı ve bir adet teyp kasedini ben aldım. Polis, jelatini
açılmamış olan birkaç müzik cd'sini de almamı istedi ise de, valize
koydum. Herşey ayrıldı, atılacaklar atıldı, valizi kapattık, bulduğumuz
anahtar ile kilitledik ve odama gönderdik.
Daha sonra, bu valizi,
Türkiye'ye döndükten sonra, üç ay boyunca acentanın girişinde kapının
kenarında görecektim. O sıralarda yoğun bir biçimde çalışıyorduk.
Bir tura çıkmadan önce yine gelişmeleri sordum.
- "Kimsesi yokmuş.
Gerçi Bebek'te katları evleri varmış ama, sadece avukatını bulabildik,
o da Pazartesi gelip alacak valizi" dediler. Valizi ve Reşat
Amca'yı son görüşüm olacaktı bu... Ağlamadım.
Eurodisney'e geri döndük.
Ferhat ve İsmail Kaptan ile anlaşarak, tura katılmış olanları, bu
olaydan haberdar etmemeye, onalrın morallerini bozmamaya karar verdik.
Oysa hayat devam ediyordu. Elli küsür kişi, bizleri otoparkta karşıladıklarında,
elli küsür değişik yeni dönüş saati istekleri ile çevremizde idi.
Kimseye birşey söylemeden grubu toparladık ve otele döndük.
 |
| Tıkla
Büyüt |
Ertesi gün, Cenevre, Viyana
ve Belgrad üzerinden, konaklamalarla beraber beş gün sürecek olan
dönüş yolculuğumuz başlamıştı. Bizler, her ne kadar, "Paris'teki
tanıdıkları ile kalmaya karar vermiş, hepinize selam söyledi, iyi
yolculuklar diledi." şeklinde bir senaryo yazdı isek te, o
gün Eurodisney'e gitmemiş olan ve oteldeki olayların tanığı birkaç
konuğumuz, sıkı tembihlerimize rağmen konuyu diğerlerine sızdırmışlardı.
Verdiğimiz bir molada da, artık bilmeyen kalmamıştı.
Genelde tur sırasında,
dozunda olmak kaydı ile, mikrofonu pek boş bırakmam. Zaten turların,
kaç ay sürerse sürsün, benim anlattıklarımı yetiştiremediğim kadar
kısa olduğundan yakınmışımdır hep. Sabah saat yedideki "Kımıl
Zararlıları" belgeseli gibi sıkıcı olmadığı söylenen sohbetlerimi,
bulunduğumuz ülkelerin ve bölgelerin müzikleri ile zenginleştiririm.
O zamanlar yanımdan ayırmadığım iki çanta dolusu kaset, adeta sağ
kolumdu. Ama, Reşat Amca'yı kaybettiğimiz günün ertesi, olayı kısaca
anlatıp, hiç olmazsa bir günlük bir sessizlik rica ettim seksenaltı
- pardon Reşat Amca yok - seksenbeş kişiden. Ama kısa bir süre sonra
üst kattan sızlanmalar yükselmeye başladı. (Çift katlı otobüslerle
tur yapmayı sevmem. Hem göz kontağı yoktur, hem kopukluk olur. Üst
kat adeta kendi içinde bağımsız bir cumhuriyet olur.)
- "Üst kattan, cenaze
arabasında mıyız, şu Fedon kasedini koysun" diyorlar.
Gençlerden biri, elinde
Fedon kasedi, üst katın merdivenlerinden aşağı sarkmış bana bakıyordu.
Kendimi genelde sakin bir
insan olarak bilirim. Öyle de tanınırım. Konuklarıma bırakın bağırdığımı,
onlarla yüksek sesle tartıştığım dahi görülmemiştir. Ama, belki
ilk ve son kez, meslek hayatımda tek bir cümlenin, bu cümlenin tüm
kanımı kaynattığına, adeta kulaklarımdan kızgınlık fışkırdığına
tanık oldum.
Direksiyonda Ferhat vardı.
İsmail yanımda oturuyordu. Paris'i Lyon'a bağlayan A6 otobanından
güneye, Macon'a doğru gidiyorduk.
- Ferhat, hemen dur! Sağa
çek! diye bağırdım.
Ferhat ta kızmıştı. Ne
kadar tehlikeli bir iş yaptığımızı bilmemize rağmen, ilerdeki olası
bir emniyet cebine dahi gitmeden otobüsü durdurduk. Sağa çektik.
Tüm kapıları açtık. Sabah serinliği henüz çekilmemişti.
"Müzik istiyorsanız, ben size dinleteyim" dedim. Kaset
çantamdan, Reşat Amca'dan kalan kasedi çıkarttım. Ne olduğuna dahi
bakmamıştım bir gün önce. Pavarotti idi. Koydum. Her zaman, "aman
biraz kıs, aman biraz aç" dedikleri otobüsün teybinin sesini
de sonuna kadar açtım. Pavarotti'nin en iyi yorumladığı parçalardan
biri olan "Caruso" bir anda otobüsün içinde her yere yayıldı.
Koltuğumun arkasında duran şaraplarını aldım aşağı indim. Alt taraf,
beni görebildiği için, az çok ne yaptığımı kestirebiliyordu. Üst
kat ise camlara yapışmıştı. Uyuklayanlar da uyanmış, buğulu gözlerle
şaşkın şaşkın bakınıyorlardı.
Yanımda açacak olmadığından,
şaraplardan birini otobanın kenarındaki demirlere hafifçe vurdum
ve boynundan kırdım. Şişe boşalana kadar, toprağa serptim. Sanki
İncil'deki "küller küle, topraklar toprağa" dönüyor, şarap,
kendisini yetiştiren yerde kaybolup gidiyordu.
Reşat Amca, benim de o
zamanlar kullandığım gibi, tek tük Muratti sigarası içerdi. Paketimden
de bir iki Muratti çıkartıp ellerimle ezdim, tütünleri, kaybolmaya
yüz tutan şarabın üzerine serptim. Birkaç saniye sonra, bir arkamdaki
koltukta oturan, Reşat Amca ile beraber benim gezilerimin gediklisi
olan Eskişehir'li bir hanım da,
- "Özge, kahvaltıda
sadece Cornflakes yerdi" diyerek, nereden hemen buldularsa,
kağıt tabakta biraz Cornflakes verdi. Onu da yere koydum.
Kimseden ses çıkmıyordu.
Fransa'nın göbeğinde, tek tük arabaların geçtiği bir Pazar sabahı,
otobanda, seksenaltı - pardon Reşat Amca yok - seksenbeş kişi, otobüsü
yolun kenarına çekmiş, kapıları açmış, yüksek sesle Pavarotti dinliyordu.
Düşünüyorum da, bir araç
sağa çektiğinde hemen yanında bitiveren bir polis ekibi yanımıza
gelse, nasıl bir açıklama yapardım acaba?
İçinde kaplumbağalar çeşmesi,
parmasan peyniri, Richard (Reşat) Amca, şarap, cornflakes, Pavarotti,
Fedon geçen bir paragraflık açıklama acaba adamlara birşey ifade
eder miydi?
Caruso bitti. Kasedi de
kırık şişenin yanına bıraktım. Şaraptan eser kalmadı. Tütünler savruldu
gitti. Ağlamadım.
Mikrofonu elime aldım.
Çoğunun, altını ıslattığı ve Mafya ile ilişkisi olduğu gibi yüzeysel
espriler ile tanıdığı Reşat Amca'yı anlattım onlara. Sınıra gelene
kadar...
Tam olarak neler söylediğimi
bugün hatırlamıyorum. Ama son cümleler hala aklımda :
- "Belki şimdiği çoğunuz
üzülüyor, hüzünleniyorsunuz. Ama ben üzgün değilim...
Reşat Amca, belki de istediği gibi öldü. Aniden... Paris'te ılık
bir akşamüstü..."
Gerçekten, Reşat Amca'ya
böyle epik bir son perde yakışırdı... Ona Paris'te ölmek yakışırdı...
Şimdi hatırlıyorum da,
İstanbul'a kadar, kaldığımız her şehirden yaptırdığım taze çiçek
buketlerini boş koltuğuna koymuştum.
Kapıları kapattık, ağır
ağır yola koyulduk.
Ağladım...
|