Biggshop
 Ana Sayfa | Turlar | Oteller | Mavi Yolculuk | Uçak Biletleri | Oto Kiralama | Boğaz Tekneleri
Ö Z G E   E R S U

Ağustos'ta Nerede?
Almanya Frankfurt
Zürih, Cenevre
Paris, Nice
Özge Ersu Kimdir ?
Soru Sorun!..
Anılar & Yazılar
 
ANILAR & YAZILAR
 
  Sevgililer İçin Alfabetik Romantizm Rehberi >>
  LOVE Boat >>
  Küba >>
  BUZ OTEL : Kutupta Tatil Keyfi (Mizah) >>
  REŞAT AMCA / 1992 Roma'lı Büyük Avrupa Turu >>
  SLOVENYA EKSPRESİ (Gerilim - Polisiye) >>
SLOVENYA EKSPRESİ (Gerilim - Polisiye)


1992 senesi idi… Türkiye'den otobüsle çıkış yapılan ve en az bir hafta olmak üzere, bir aya kadar uzayan turistik gezilerin en yoğun olduğu dönemlerdi. Klasik rota; İstanbul, Edirne ve Bulgaristan üzerinden (eski) Yugoslavya iken, çıkan savaş ile ortalık karışmış ve Avrupa rotaları alt üst olmuştu. Bizler de, Belgrad - Zagreb - İtalya yerine, yine (eski) Yugoslavya'ya girip, Belgrad'tan hemen kuzeye Novi Sad'a dönerek, Macaristan'a gitmekte, genelde akşam yemeğimizi yiyerek geceyi geçireceğimiz Budapeşte otellerine sabah saatlerinde varmakta ve birkaç saatlik dinlenme sonrası Balaton üzerinden Hırvatistan ve Slovenya'dan geçerek İtalya'ya bir enkaz yığını olarak girmekteydik… Bu gümrük kapılarında yaşadığımız acı tatlı olayları da bir başka yazımda anlatırım.

Tabii ki yine Türk otobüsü, iki tane çakı gibi, cıva gibi kaptan (halk arasında şofer olarak bilinir) ve kırk küsür Türk konuk ile bir İtalya tatili yaşayacaktık.

Slovenya'ya gelene kadar bir terslik olmamıştı. Terslik te oradaydı zaten. Gümrük kapılarında fazla oyalanmamıştık, aldığımız mazota su karışmamıştı ve gayet erken bir saatte Slovenya'yı bitirmeye başlamıştık. Yoksa artık bizim için bir ütopya olan, Akşam Venedik'teki yemeğe yetişebilme rekoru bana mı ait olacaktı?

Direksiyonda "yedibela" takma adlı, ama her yönü ile insan gibi insan olan Sami (Yerdibi) vardı. Ben önde koltuğumda oturuyordum. Küçük İsmail de çay servisini bitirmiş, benimle ön kapı arasındaki demire tünemişti. Bu demir aslında yabancım değil; zaman zaman, aşırı talepten dolayı "rehber koltuğu" dahi tura katılanlara satılabildiğinden, 10 gün o demir üzerinde rehberlik yaptığımı bilirim. Zaten üç gün sonunda insanın "gerisinin" fiziki haritası değişirdi…

Celje'den çıktık. Savaş sonrası sendromunu çabucak atlatarak Avrupa'ya yakınlaşmaya çalışan genç Slovenya Cumhuriyeti'nin sevimli küçük kasabaları arasından geçerken, güneşli bir Pazar gününün sessiz tembelliğini ve öğleden sonrasını bizler de paylaşıyorduk.

Trovlje'ye girdik. Kasabada ses seda yoktu. Alışık olduğumuz hemzemin geçitlerden birine yaklaşırken, tren geçidindeki uyarı lambaları yanmaya başladı. Altalta iki kırmızı ışık yanıp sönüyordu.

- "Aman Sami, dikkat et. Dur istersen. Kırmızı yanıyor. Tren geçecek galiba."
- "Yok abi, bu asıl tren olmayınca kırmızı yanar. "

Bir saniye kadar düşündüm. Yahu kırmızı demek uyarı demek. Filmlerde olur ya, kırmızı kablo mu mavi kablo mu diye düşünülür. Bomba da hep bir saniye kala durur zaten.

Sami bu arada otobüsü geçide sokmuştu. Ama bence doğru kablo kırmızı idi…

O andan itibaren, yavaş çekim gibi devam etti herşey. Önümüzdeki bariyer yavaş yavaş kapanmaya başladı ve otobüsümüzün geçemeyeceği kadar alçaldı. Ben, "Matrix" filmindeki "Bullet Time" gibi kısa bir zaman sürecinde, sağıma döndüm.

Keşke "uzaktan" diyebilse idim. Ama bir tren "uzaktan" değil, "yakından" üstümüze doğru gelmekte idi.

- "Miğğtrennn" diye bağırdım. ("Sami, bak tren geliyor, koş Sami koş, Sami gaza bas" gibi açılımları olan garip bir sesti zaten.) Sami geri gitmeye çalıştı, ama arkamızdaki bariyer de aşağıya inmişti ve bizler tren yolunda her iki taraftan sıkışmış bir halde kalmıştık.

Tren mi? O da gelmeye devam ediyordu. Burada beklediğiniz gibi otobüs "stop" etmedi. O yalnızca filmlerde olur. Biraz acıyın bize.

-"Sami baz gaza bas" dedim. Koskoca otobüs, ikinci viteste kalktı, bizler önümüzdeki bariyeri paramparça ettik, arkamızda şakın bakışlar ve parçalanmış bir geçit bırakarak hızla çıktık tren yolundan.

Artık yapacak birşey yoktu. Durma, bariyeri yapıştırmaya çalışma, olayı görenlerden özür dileme veya "kendiliğinden ilgili makamlara" haber verme gibi bir lüksümüz olmadığını bildiğimizden yola devam ettik. Zaten on kilometre sonra otoyol başlayacaktı, orayı bir bulduk mu, İtalya'ya kadar atardık kendimizi.

Kırk küsür konuğumuzdan yarısı ellerini midelerine kapamış gülüyor, diğer yarısı "Herhalde bu bir rüya ve biz uyanacağız" diye kağıt gibi bembeyaz bir yüzle bize bakıyordu.

Otoyol girişine geldik. Fazla iyimserdik tabii ki. Yerel halk, yerel makamlara arkamızdan haber vermiş, yerel makamlar yerel güvenlik güçlerini aramış ve yerel polis, çıkışı kesmişti. Otobüsü görünce bir hareket başladı, ellerindeki kırmızı işareti sallayarak bizi durdurdular. Aşağı indik. Yerel güç bize yaklaştı :

- Komşi. Fiil probleym. Zurük Trovlje…

Anlamak için Sloven Dil ve Edebiyatı'ndan mezun olmaya gerek yoktu. Zaten cümlenin içinde kasabanın isminden başka Slovence de yoktu. "Komşi" zaten bu yolların ortak kelimesi idi… "Komşi" dendi mi, arkasını iyi dinleyeceksin. Kırık bir Almanca ile, sorunun çok büyük olduğunu ve olay yerine geri dönmemizi söylüyordu.

Lise yıllarında zor bela bütünlemeye kalmadan kurtulduğum Almanca'mın yardımı ile,

- "Şşuldigung" (özür dilerim) dedim ve polis arabasının önünde, aynı yolu geri döndük. Ben şimdi bunlarla hangi dilde anlaşsam acaba? Biraz Almanca bilirler ama benim Almancam ancak karnımı doyurmaya yetecek kadar var. Hatta karnımı doyurmak demeyeyim de, Almanya'da iken, kazara "Sauerkraut" yememeye yetecek kadar konuşabilirim… "Sauerkraut" ne ola ki diye sormayın. Bir fırsat bulursanız mutlaka tadın, beni tanıdığınız güne lanet edeceksiniz.

Konuyu dağıtmayalım. Otobüsü şehir merkezine çektiler. Saat daha öğleden sonra üç… Hemen yakında kazara açık olan bir restaurant var. Bu tür yerlerde bir patates tava dahi yarım saatten aşağı gelmez. Kırk kişinin yarısı ısmarlasa, her fritözden iki porsiyon çıksa, hesap ediyorum üçyüz dakika tutuyor. Yapar beş saat. Ben ise yarım saatte işi hallederim zaten.

Konuklarımızı orada bıraktıktan sonra bizler Emniyet'in önüne boş otobüs ile hareket ettik. Yolda Sami'ye hem kızıyorum, hem de kızdırıyorum :
- Hani lan kırmızı "geç" demekti? Anaokul terk misin sen oğlum? Senin ehliyetin de yoktur zaten….

Sami fena bozulmuş, hırsını vites kolundan alıyordu. Ben ise gerekli hazırlıkları yaptım. Hepimizin pasaportunu aldım, en üste kendiminkini koydum. Benimkinin kenarından da gıcır gıcır bir açık mavi yüzlük "doyçmark" sarkıyor.

- "Döküman kolleg!"

"Arkadaşım lütfen evraklarınızı uzatır mısınız?" demek istiyor. Verdim.

Polis pasaportları aldı, yüzlüğü çaktırmadan cebine koydu, bize dönerek,

- "Aydi be komşi. Problem yok…" Yani; "Buyurun, gidebilirsiniz" dedi. Olay çözüldü.

Bu anı da burada bitti…

Öyle olmadı tabii. Kaşının tekini kaldırarak,

- "Pasaportunuzun arasında paranızı unutmuşsunuz, geri alın, üstelik araç evraklarını da verin." diyerek bize zorlu bir maratonun ilk işaretlerini verdi.

Oradan konvoy eşliğinde bir ilkokulun önüne gittik. Hademe bulundu, okul açıldı, bizi giriş katında sağ koridora aldılar ve beklememizi söylediler. Başımıza, daha doğrusu küçük okul binasının kapısına iki nöbetçi bırakıp gittiler.

Aradan yarım saat geçti, gelen giden yok. Kapıdaki nöbetçi ile konuşacak oldum, "komşi, polis rapor" gibi üç kelime ile durumu özetledi. Saat dörde geliyordu.

Bizler de ayakta durmaktan sıkılınca, koridorda duvar dibine oturduk. Bu tür yolculuklarda hepimiz aşırı çalıştığımız ve yorgun olduğumuz için sızmamız uzun sürmedi. Herkes kafasını birbirinin omzuna koydu, yuvasız kuşlar gibi uyuduk kaldık…

Kapının kapanması sesi ile uyandık. Saat altıya geliyordu. Biz uyurken önümüzden geçmişler, sınıfa girip kapıyı sertçe kapatmışlardı. Sonra içeride sıraları çekmeye başladılar. Arasıra kendi aralarında konuşuyor, yine masa - sandalye sesleri geliyordu.

- "Sami!" dedim. "Asacaklar bizi. Daracağı kuruyorlar."

Sami Güldü. Ismail ise endişe ile bana bakıyor, herhalde doyamadığı gençliğine yanıyordu.

Zor bela nöbetçi eşliğinde yerden kırk santim yukarıdaki pisuarları olan tuvaleti bulduk, "Çişişleri"ni hallettik. Sınıfın kapısına döndüğümüzde sesler kesilmiş, polisler dışarı çıkmış bizi bekliyorlardı. Daha önce görmediğim genç sarışın bir polis, kötü bir İtalyanca ile, günlerden Pazar olduğu için raporu tutacak olanın o kasabada olmadığını, çevre ilçelerden birinden üstelik "dil konusunda zorluk çekmeyeceğimiz" birinin geleceğini söyledi.

Saat yedi oldu, hava kararmaya başladı. Dışarıda bir araba durdu, iriyarı bir adam indi. Arkasındaki çelimsiz biri de koca bir daktilo taşıyordu. Bize bakmadan, sınıfa girdiler.

Yarım saat "çat çut" daktilo sesi dinledik. Sonra bizi içeri aldılar. Orada gördüğüm manzarayı hala unutamam. Bacaklarımın titremesi mi gerektiğine, yoksa yerlere yatıp gülmem mi gerektiğine karar veremedim.

Tüm sıralar kenarlara çekilmiş, kimileri üstüste konarak ortada yer açılmıştı. Ortada öğretmen masası vardı ve iriyarı adam masaya oturmuştu. Önüne bir sıra konmuştu, çelimsiz adam daktilo ile bir tomar kağıdı önüne çekmişti. Tam karşılarına da üç sandalye koymuşlardı… Bizleri oturttular.

Sonradan anladık ki, bir "tür" trafik kazasına karıştığımızdan ve mağdur taraf devlet olduğundan dolayı, yargılanmamız gerekiyordu. Pazar olduğundan ve nöbetçi savcı muhtemelen balığa ya da köyüne gitmiş olduğundan, diğer ilçedeki savcı getirilmiş ve ilkokul, bir mahkeme salonu olarak düzenlenmişti.

Hey Allahım… Kamera şakası gibiydi. Savcı gözlerini masaya dikerek sordu:

- " Was habın zii felan filan…."

Ulaaan… Adam Almanca konuşuyordu. Herhalde daha kötüsü olamazdı. İngilizce'yi geçtik, "ucundan accık" İtalyanca veya Fransızca olamaz mıydı?

Ama yedi cihanda çalışmış bir rehber olarak, değme Sicilyalı'ya taş çıkartacak el kol hareketleri ile olayı anlatmaya başladım. Zaten bundan sonrasını, normal konuşmalar olarak aktaracağım size.

Daha ilk cümlemi bitirmemiştim ki, sözümü kesti :

- " Sana sormadım. Otobüsü kullanana sordum!"

-" Ama efendim, ben de önde idim. Ben anlatayım!"

-"Olmaz. O anlatacak. Sor bakalım ne oldu tam olarak!"

Döndüm Sami'ye. Gülmemek için dudaklarımı ısırdım.

-" Sami, ne oldu anlat bakalım."

-"Valla Özge, trenyoluna yaklaştık. Kırmızı ışık yanıyordu..."

Ben Savcı'ya döndüm :

-" Efendim trenyoluna yaklaşmış. Kırmızı ışık yanıyormuş…."

O da çelimsiz yazıcıya :

- " Yaz evladım… Trenyoluna yaklaşıp, ışıklara dikkat etmeyerek…"

çat. çata… çataçat… çat…

Saat dokuza kadar sürdü bu ifade verme işi. Tabii bu süre zarfında, Ben Almanca'yı ve beraberindeki tüm dilbilgisi kurallarını yatırdım yere, ellerini arkadan bağladım, küüüt, küüt beline beline vurdum baltayı.

Dışarı çıktık. İçeride tutanak yazma devam ediyordu. Bir saat kadar daha bekledik. Herhalde, otobüsteki konuklarımız, bizden ümidi kesmişler ve kendi başlarının çaresine bakmaya çalışıyorlardı. O zaman cep telefonu yok, birimiz gidip haber de veremiyoruz.

Gereksiz hesapları severim. Ama yaptığım hesaplamada, karbon kağıdı kullanmayı akıl etmeseler bile, duyduğum ç.p.m.'lerden yola çıkarak (ç.p.m. : çat per minute / dakika başına daktilo tuşu vuruşu) en az yirmi sayfa yazmış olmalıydılar. Yahu ne yapmıştık biz?

Nihayet tekrar içeri çağırıldık. Önümüzde tek bir sayfa kağıt duruyordu.

Savcıya döndüm :

-"Sıka sıka bu mu çıktı?" dedim.

O da kendi dilinde;

-" Bıyır hemşerim? Bişey mi dedin?" diye cevap verdi (Herhalde.)

İmzaları attık. Parmak bassa idim adam şaka kaldırır mıydı acaba? Aklımdan geçmedi değil. Hem daha sağlamdır parmak izi hukuki açıdan…

Türk usulü yapılan bir kaza sonrası, Almanca görülen bir duruşmanın Slovence yazılmış tutanağını anlamadan imza atmamak gibi bir lüksümüz yoktu o anda.

Uzun "anlaşamamalar" sonrası, kağıdın bir yerinde yazan bol sıfırlı bir meblağı gösterip, "Dolar Dolar" diyerek para işareti yapıyorlardı.

Tamam, hapisten yırtmıştık, bu ülkedeki ilk suçumuz olduğu için para cezasına çevrilmişti ama, oradaki sıfırlara ve kulaklarımdaki "dolar" sesi ile karşılaştırdığımda, en az beş yeni lokomotif almaya yetecek bir rakam çıkıyordu.

Bizi sıksalar (Allahtan "ı" harfi mevcut Türkçe'mizde) bu para çıkmazdı. Gerçi "ı" harfi yerine "i" harfi kullansalar da çıkmazdı.

Biraz sakinleşince, "dolar" yerine "tolar" dediklerini anladım nihayet. Ülkenin parası, eski Yugoslavya'dan ayrıldıktan sonra "Tolar" olmuştu.

-"Baba, bizde Tolar felan yok. Doyçmark var!" dedik. " Ne kadar lazımsa söyle, fazlasını verelim!"

-" Yoo komşi. Tolar olacak."

-"Ulan bu saatte nereden çıkartayım Tolar'ı?"

-" Komşi, bunu bariyeri devirmeden önce düşünecektin!"

-" Nerede çeynç komşi?"

Hay "komşi" lafını etmeseydim.

-" Burada yok. Komşi kasabada bir otel var, ancak orada…"

Allahtan biz Sami ile otele para bozdurmaya giderken, İsmail'i serbest bıraktılar da, geçmişte bıraktığımızı düşünmeye başladığımız konuklarımızın yanına giderek akıbetimiz hakkında bilgi verdi.

Otelde, şimdi yalan olmasın, tam hatırlamıyorum, "şu kadar bin tolar" kaçbin mark yapar diye sordum. Otelci, polisle gelen bu perişan adama bir baktı, Facit makinesinin kolunu birkaç kez çevirdi.

Miktarı görünce gözlerim büyüdü ama yapacak birşey yoktu. Ödemeyi yaptık, otobüsümüze kavuştuk, konuklarımızla buluştuk, kimse bize iyi kötü bir tek laf etmedi.

Kaderin acı bir cilvesi olarak, kasabadan çıkarken yine aynı yerden geçtik. Bariyer onarılmıştı. Tamirat, bizim mahkemeden daha kısa sürmüştü. Demek ki kasabada Nöbetçi Savcılık yoktu ama, yirmidört saat görev yapan "nöbetçi bariyerci" vardı. Tabii, geçmedik, önce durduk… Uzun uzun bekledik. Her iki tarafa dakikalarca baktık, sonra yine durduk. Sonra yine baktık ve sonra geçtik.

Akşam yemeğini alacağımıza kesin gözüyle baktığım Venedik'e vardığımızda, sabahın ilk ışıkları lagünün üzerinde yükselmeye başlamıştı… Yattık…

Ha, rakamı söylemeyi unuttum. Belgesini hala saklarım… Para cezasına çevrilen suçumuzun karşılığı, tam tamına 55 Alman Markı idi. Yazıileyalnızellibeşdoyçemark…

 



ersu@biggtravel.com


"Makaleler" bölümüne sizde katkıda bulunmak isterseniz, lütfen " travel@bigglook.com adresine e-mail gönderiniz.