ATATÜRK
DİYOR Kİ
Cumhuriyet; fikren, ilmen ve bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli
muhafızlar ister.
***
Benim nâçiz vücudum birgün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye
Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.
***
Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk,
onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.
***
Biz doğrudan doğruya milletseveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin
dayanağı, Türk topluluğudur.
***
Cumhuriyet fikir serbestliği taraftandır. Samimî ve meşru olmak
şartıyla, her fikre hürmet ederiz. Her kanaat bizce muhteremdir.
***
Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun olan idare,
Cumhuriyet idaresidir.
***
Cumhuriyet
rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir.
***
Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir.
Cumhuriyet fazilettir.
***
Bugünkü hükümetimizin, devlet teşkilatımızın doğrudan doğruya milletin
kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilatıdır
ki onun adı Cumhuriyettir. Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki
ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet ve millet hükümettir.
BUGÜN
Durmadan dalgalan şanlı bayrağım,
Yurdumun en büyük bayramı bugün.
Ufuklar gül açsın, gülsün toprağım,
Yurdumun en büyük bayramı bugün.
Ağaçlar bezensin, dallar süslensin,
Bahçeler donansı güller süslensin.
Ata'nın geçtiği yollar süslendin.
Yurdumun en büyük bayramı bugün.
Yurt için savaşmak bir şanlı düğün,
Yaşamak
tutkusu her şeyden üstün.
İstiklal sevdası ufkumuzda gün,
Yurdumun en büyük bayramı bugün.
Tarihe sığmayan şanlar Türk'ündür,
Ölümden korkmayan canlar Türk'ündür.
Bayrağa renk veren, kanlar Türk'ündür,
Yurdumun en büyük bayramı bugün.
Ata'mız her zaman kalbimizde hız,
Ülkümüz uğrunda ölmek andımız.
Şölenler kurulsun, içilsin kımız,
Yurdumun en büyük bayramı bugün.
Kanını
toprağa katanımız var,
Bayrağın altında yatanımız var,
Destanlar kaynağı vatanımız var,
Yurdumun en büyük bayramı bugün.
Uluğ TURANLIOĞLU
CUMHURİYET
BAYRAMI ( 28 - 29 Ekim )
29 Ekim 1923 ülkemizde cumhuriyet yönetiminin ilan edildiği gündür.
Bugün ulusal bayram günüdür. Her yıl cumhuriyet yönetiminin ilanını
28 - 29 Ekim günleri Cumhuriyet Bayramı olarak coşkun törenlerle
kutlarız.
Cumhuriyet Yönetiminden önce devletimizin adı Osmanlı İmparatorluğu
idi. Osmanlı Devleti, Osman Bey tarafından 1299'da Söğüt 'de kuruldu.
Osmanlı devlet yöneticisine padişah denirdi. Osmanlı Devletini altı
yüz yirmi dört yılda, otuz altı padişah yönetti. Son padişah Sultan
Vahdettin'dir.
Eskiden
ülkelerde tek kişi egemendi. Ülkelerini diledikleri gibi yöneten
bu kişilere padişah, şah, kral, hakan, sultan denirdi. Yönetim çoğu
zaman babadan oğula geçerdi. Oğulun küçük olması, deli olması yönetici
olmaya engel sayılmazdı. Böyle tek kişinin kendi başına buyruk,
sorumsuz, denetimsiz yönetimine mutlakiyet denir. Mutlakiyet yönetiminde
egemenlik kayıtsız şartsız tek bir kişidedir.
Mutlakiyetle yönetilen ülkelerde zamanla hakana, padişaha, şaha,
krala yardımcı olsun diye meclis kuruldu. Meclis üyeleri halkın
dileklerini yöneticiye duyurur, yasa tasarısını hazırlardı. Bu yasa
taslakları hakan, padişah, şah, kral tarafından benimsendiğinde
yasalaşırdı. Bu yönetim biçimine Meşrutiyet denir. Ancak meclisin
yetkileri genel olarak çok sınırlıdır. Osmanlı Devletinde 1876 ve
1908 yıllarında iki kez meşrutiyet ilan edildi.
Üçüncü yönetim biçimi cumhuriyettir. Cumhuriyet'te egemenlik kayıtsız
şartsız ulusundur. Ulus kendini yönetme yetkisini temsilcileri -
milletvekilleri- aracılığı ile kullanır. Cumhuriyet yönetiminde
yurttaşın seçme ve seçilme hakkı vardır. Seçilen temsilciler yasalar
yapar, yöneticileri ulusu adına denetler. Yönetilenler dilerlerse
seçimlerde yöneticilerini değiştirirler.

CUMHURİYET'İN
İLANI
Lozan'n kabulü ve barışın sağlanması ile geride Türk Devleti'nin
siyasal yapısını belirleyecek devlet şeklinin ve adının ne olacağı
sorunu kaldı. T.B.M.M.'nin varlığı ile egemenliğin kayıtsız - şartsız
ulusa ait olan, insan haklarına dayanan bir devlet sistemi kurulmuştu.
Fakat gerek halkın, gerekse Meclis içinde bulunanların büyük kısmı
Padişah'a dinsel ve geleneksel bağlarla bağlıydılar. Padişah'ın
işgal ettiği Saltanat - Hilafet makamı yüzyıllardır kökleşmiş bir
teokratik sistemdi. 1300 yılından beri de Osmanoğullarından başka
hiçbir aile iktidar olmamıştı. Egemenlik biri dinden, diğeri gelenekten
gelen iki kaynaktan çıkıyor ve Padişah'ta toplanıyordu. Gerçi İttihat
Terakki bu gücü kırmıştı, fakat sistemin özünü, yani egemenliğin
kaynağını ve kullanılış biçimini değiştirememişti. Egemenliğin,
tanrı hakları sisteminden, insan hakları sistemine geçişin bir sonucu
olarak Padişah'tan ulusa geçişi, bir ilke ve ülkü olarak Amasya
Genelgesi'nde ortaya konmuş ve 23 Nisan 1920'de B.M.M.'nde somutlaşmıştı.
Teşkilat-ı Esasiye Kanunu da bu temel üzerine oturmuştu.
Kurtuluş
Savaşı ulusal bağımsızlık yanında ulus egemenliğini de açık bir
biçimde ortaya koyduğu için Padişah daha başından beri milliyetçilerin
amansız düşmanı kesilmişti. M. Kemal Paşa Padişah'ın ihanetini bildiği
halde, henüz zamanı olmadığı için Padişah'ı hedef almadı. Genç subaylık
yıllarından beri inandığı ve Erzurum'da Mazhar Müfit'e not ettirdiği
"Cumhuriyet" inancını "Ulusal bir sır" olarak
sakladı. Kurtuluş Savaşı içinde "Cumhuriyetçi" bir düşünceyi
ortaya atmak, iç parçalanmaya yol açacağı için bu yola gitmedi.
Hatta Sivas Kongresi sırasında "Cumhuriyet" ilan edelim
önerilerini red etmişti. Fakat Kurtuluş Savaşı'nın Başkomutanı,
Türk Ulusu'nun kurtarıcısı M. Kemal, Türkiye'nin siyasal yapısını
değiştirmenin ilk adımını Saltanat'ın kaldırılmasını sağlamakla
attı. Saltanat'ın kaldırılışına en yakın arkadaşları bile karşı
çıkmışlardı. Meclis'te tutucu kanat direndiyse de, M. Kemal Paşa'nın
kararlı ve sert tutumu sonucu Saltanat'ın kaldırılışı sağlandı.
Fakat onun bu sert tutumu endişe doğurdu. Bunun bir başlangıç olduğunu
görenler çeşitli yöntemlerle M. Kemal Paşa'yı engellemeye çalıştılar.
2
Aralık 1922'de Meclis'e muhalif grup tarafından bir öneri verildi.
"İntihab-ı Mebusan Kanunu"nda değişiklik yapılmasını isteyen
önergede "Büyük Millet Meclisi'ne üye seçilmek için Türkiye'nin
bugünkü sınırları içindeki yerler halkından olmak ve seçim çevresine
yeni gelenlerin ise en az beş yıl oturmuş olmaları" gerektiği
kanun hükmü haline getirilmek isteniyordu. M. Kemal Paşa'yı milletvekili
seçilmekten yoksun bırakmak isteyen bu önerge üzerine söz alan M.
Kemal Paşa, doğum yerinin Türkiye'nin sınırları dışında kaldığını
ve bir yerde beş yıl oturmadığını belirttikten sonra, düşmanlara
karşı savaştığını, vatanı kurtarmak için hiç bir yerde beş yıl oturamadığını
hatırlatıp, ulusun sevgisisi kazanmış bir insan olmasına rağmen
kendisini yurttaşlık haklarından yoksun bırakmak isteyen bu kimselerin
bu yetkiyi kimden aldıklarını sordu. Önerge red edildi.
Mustafa Kemal'in kamuoyu yoklaması yapmak üzere 14 Ocak 1923'de
Batı Anadolu'da bir geziye çıkmasını fırsat bilen muhalif grup,
O'nun Ankara'dan ayrıldığının ertesi günü "Hilafet-i İslamiye
ve Büyük Millet Meclisi" başlıklı bir broşür yayınladılar.
Broşürün önceden hazırlanmış olduğu ve M. Kemal'in Ankara'dan ayrılmasını
fırsat bilerek dağıtıldığı anlaşılıyordu. Broşürün ana fikri, islam
kamuoyunun son gelişmelerden (Saltanatın Kaldırılışı) büyük ızdırap
içinde bulunduğu, Hilafet'in hükümet demek olduğu ve Hilafet'in
hukuk ve görevlerini yok etmenin hiç kimsenin, hiç bir meclisin
elinde olmadığı esaslarına dayanıyor, "Halife Meclisin, Meclis
Halife'nindir." sözleriyle bitiriyordu. Yürütme yetkisinin
Halife'ye verilmesini ve Meclis'in aldığı kararların ve kanunların
Halife'yi bağlamayacağı, dolayısıyla Meclis'in çıkardığı Saltanat
ve Hilafet ile ilgili yasaların meşru olmadığı görüşü savunuluyordu.
Bu bildiri, M. Kemal'e ve O'nun gerçekleştirmek istediği devrime
bir tepki idi.
İzmit'e
gelen M. Kemal, din ve hilafet konusunda yaptığı açıklamada "Türkiye
Büyük Millet Meclisi Halife'nin değildir ve olamaz, Türkiye Büyük
Millet Meclisi yalnız ve yalnız Ulusundur." dedi. T.B.M.M.nin
büyük programının tam bağımsızlık, kayıtsız şartsız ulusal egemenlik
esaslarına dayandığını, teokratik devlet biçiminin ve buna bağlı
bütün toplumsal düzenin ve çıkarların yıkılacağını belirtti. 16
Ocak'ta yaptığı toplantıda, Hilafet'in dinle ilgisi olmadığını,
siyasi bir mevki olduğunu, idare-i maslahatçılıkla devrim yapılamayacağını
belirttikten sonra "Devrimin kanunu mevcut kanunların üstündedir.
Bizi öldürmedikçe, bizim kafamızdaki cereyanı boğmadıkça başladığımız
devrim ve ilerleme bir an bile durmayacaktır" diyerek gericilere
gerekli yanıtı verdi. Basınla iyi ilişki kurmak istediği için İzmit'te
yaptığı basın toplantısında, "Devrim" yapılacağını açıklarken,
Meclis'te birliğin sağlanması için "Müdafaa-ı Hukuk Gurubu"nun
gerekli olduğunu bunun dışındaki grupların yararlı olmadığını belirtti
ve İttihatçılardan ülke yararı için politikaya karışmamalarını istedi.
Bu sırada Annesi Zübeyde Hanım'ın ölüm haberi geldi. İzmir'de annesinin
mezarı başında devrimci inancını "Ulusal hakimiyet uğrunda
canımı vermek benim için bir vicdan ve namus borcu olsun" sözleriyle
bir kez daha yineledi. Bu sırada Lozan'ın ilk görüşmeleri kesildiği
için İsmet Paşa ile Ankara'ya döndü. Meclis'te
gizli oturumlar çok sert geçti. Trabzon mebusu Şükrü Bey'in Topal
Osman tarafından öldürülüşü, M. Kemal'e saldırılara yol açtı. M.
Kemal'i kendilerine buyük engel gören, tutucu, gerici, ittihatçılar,
çıkarcı gruplar, O'na karşı muhalefette birleşiyorlardı. Yakın arkadaşlarından
Rauf Bey, Kazım Karabekir, Refet Bele, Ali Fuat Paşa'lar da yavaş,
yavaş yanından ayrılıp, Hilâfetçilere kuvvet veriyorlardı. Saltanatı
geri getirmek isteyen gericilerin çalışmaları karşısında arkadaşlarının
kendisini yalnız bıraktığını gören M. Kemal, 20 Mart 1923'te Konya'da
yaptığı bir konuşmada Türkiye'yi Ortaçağ karanlığına çekmek isteyen
gericilere karşı tutumunu açıkça şu sözleriyle belirtti: "Eğer
onlara karşı benim şahsımda bir şey anlamak isterseniz, derim ki,
ben şahsen onların düşmanıyım. Onların olumsuz yönde atacakları
bir adım, yalnız benim şahsi imanıma değil, yalnız benim amacıma
değil, o adım benim ulusumun hayatıyla ilgili, o adım benim ulusumun
hayatına karşı bir kasıt, o adım ulusumun kalbine yöneltilmiş zehirli
bir hançerdir. Benim ve benimle aynı fikirde olan arkadaşlarımın
yapacağı şey mutlaka o adımları atanları tepelemektir... Sizlere
bunun da üstünde bir söz söyleyeyim. Örneğin eğer bunu sağlıyacak
kanunlar olmasa, bunu sağlayacak meclis olmasa, öyle olumsuz adım
atanlar karşısında herkes çekilse ve ben kendi başıma yalnız kalsam;
yine tepeler ve yine öldürürüm."
Cumhuriyet'e
doğru gidiş bu kararlı sözlerle açıkça görülüyordu. M. Kemal Paşa,
8 Nisan 1923'de dokuz ilkede görüşlerini toplatarak, programını
belirlerken, siyasi biçimlenmeyi de hazırladı.
Savaş zamanının T.B.M.M.'nin görevi son bulmuştu. Bu sebeple Meclis
kendini dağıtıp, seçime gitme kararı aldı. M. Kemal, dağılmadan
önce Meclisten 15 Nisan'da, Saltanatı geri getirmeye çalışanları
vatan haini kabul eden bir kanun değişikliği ile "Hıyanet-i
Vataniye Kanunu"na, ileride gerekirse yine İstiklal Mahkemeleri
kurma fırsatını veren bir ek getirdi.
Yeni kurulacak Meclis'te kuvvetli bir kadro oluşturmayı ve böylece
Cumhuriyet'i ilan etmeyi düşünen M. Kemal'in bu çalışmaları yakın
arkadaşlarının kendisinden uzaklaşmasını hızlandırdı. Rauf Bey ve
arkadaşları, M. Kemal'in partiler üstü kalmasını, politikaya karışmamasını,
önererek, O'nu pasif duruma getirmek istiyorlardı. Rauf Bey'in İsmet
Paşa ile aralarının açılması da bu ayrılığın başka bir yönü idi.
Lozan'dan dönen İsmet Paşa'yı karşılamak istemeyen Rauf Bey Başbakanlık'tan
bile istifa etti.
İkinci Meclis, toplandıktan sonra Lozan'ı onayladı. Artık sorun
Türkiye'nin rejiminin belirlenmesiydi. M. Kemal 22 Eylül 1923'de
"Neue Treie Presse" adlı bir Viyana gazetesi muhabiriyle
yaptığı görüşmede, 23 Nisan 1920'de kurulan sistemin Cumhuriyet
olduğunu fakat adının açıklanamadığını belirtip, yapılacak işin
yalnızca isim koymak olduğunu söyledi.
Yeni
devletin başkentinin neresi olacağı da bir sorundu. Ankara 1920'den
beri bu işi yapıyordu. Merkezi ve güvenli durumu ortada idi. Meclis'te
uzun tartışmalardan sonra 13 Ekim'de Ankara başkent olarak oy çokluğu
ile kabul edildi. Cumhuriyet'in ilanına bir adım daha yaklaşılmıştı.
M. Kemal'e Cumhuriyet'in ilanına fırsat veren bir hükümet buhranı
oldu. Başbakan Fethi Okyar Bey'e karşı Meclis'te muhalefet oluşması
üzerine M. Kemal, "Erkan-ı Harbiye Umumiye Riyaseti Vekili
Fevzi Paşa"nın dışında kabinenin istifasına karar verdi ve
27 Ekim'de uygulandı. Mevcut sisteme göre her bakan Meclis tarafından
tek tek seçiliyordu. İstifa eden bakanlar yeniden seçilirlerse,
görev kabul etmeyeceklerdi. Bu sırada Rauf Bey, Kazım Karabekir,
Ali Fuat, Refet Paşalar İstanbul'da bulunuyorlar ve temasları, Halife'ye
yakınlık gösterileri oluyordu. Ankara'da' ise kabine kurulamıyordu.
Bu gelişmeler üzerine "Cumhuriyet İlanı" ile işi kökünden
çözmeye karar veren M. Kemal 28 Ekim gecesi Çankaya'da İsmet Paşa
ve bazı kimseleri toplantıya çağırdı ve "Yarın Cumhuriyeti
ilan
edeceğiz." diyerek kararını açıkladı. Misafirlerin ayrılmasından
sonra İsmet Paşa'yı alıkoydu ve birlikte, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nda
gerekli değişikliği sağlayacak önergeyi hazırladılar. Ertesi gün
saat 10'da Parti grubunda yapılan toplantıda, M. Kemal Paşa Genel
Başkan olarak Hükümet buhranının mevcut sistemden kaynaklandığını,
bunun çözumünün istikrarlı bir sistemde olduğunu belirtttkten sonra
değişiklik önergesini okuttu:
* Türkiye Devleti'nin Hukümet şekli Cumhuriyettir
* Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur
* Türkiye Devleti, Hükümetin inkisam ettiği idare şubelerini İcra
Vekilleri (Bakanlar Kurulu)
vasıtasıyla idare eder.
Bu
önerge Parti toplantısında tartışıldı Büyük Millet Meclisi'nin aynı
akşam (29 Ekim 1923) saat 18:45'de yaptığı toplantıdan sonra 20.30'da
"YAŞASIN CUMHURİYET" sesleri arasında Cumhuriyet ilan
olundu ve yeni Türk Devleti'nin adı kondu. "TÜRKİYE CUMHURİYETİ".
Hemen arkasından da Türk Ulusu'nun kurtarıcısı Gazi M.Kemal oy birliği
ile Cumhurbaşkanı seçildi. Kürsüye gelen Cumhurbaşkanı M. Kemal,
kendisini Cumhurbaşkanı seçen Meclis'e teşekkür ettikten sonra "Son
yıllarda Ulusumuzun fiili olarak gösterdiği kabiliyet ve istidat,
kendi hakkında kötü düşüncede bulunanlarınn ne kadar tedkikten uzak
görünüşe önem veren insanlar olduğunu pek güzel ispat etti. Ulusumuz
kendisinde bulunan nitelikleri ve değeri, hükümetin yeni adıyla
uygarlık dünyasına çok daha kolay gösterebilecektir. Türkiye Cumhuriyeti,
dünyada işgal ettiği yere layık olduğunu eserleriyle ispat edecektir...
Türkiye Cumhuriyeti mutlu, başarılı ve muzaffer olacaktır."
sözleriyle konuşmasını tamamladı. M. Kemal Cumhurbaşkanı seçildiğinde
henüz 42 yaşındaydı. Cumhuriyetin ilk Başbakanı İsmet Paşa oldu.
19
Mayıs 1919'da Samsun'da başlayan yeni ve bağımsız, bir Türk Devleti
kurmak savaşı dış ve iç düşmanlara karşı başarıyla sonuçlanarak
Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Kurtuluş Savaşı'nın inanç ve başarısı
nasıl Atatürk'ün eseri idiyse, Cumhuriyet de yine O'nun eseri idi.
İleriki yıllarda bunu şu sözleriyle belirtti. "Benim en büyük
eserim Türkiye Cumhuriyeti'dir."
SONUÇ
Bir zamanların muhteşem Osmanlı İmparatorluğu, gerek iç gerekse
dış etkenlerin sonucunda 18. y.y.'dan itibaren hızlı bir çökuntüye
girdi. Kapitülasyonlar sebebiyle Avrupa devletlerinin açık pazarı
durumuna geldi. Rusya ve Avusturya'nın devamlı saldırıları sonunda
savaşları kaybederken, önemli topraklarını elden çıkardı. İmparatorluğun
bu çöküntüsünü gören Padişahlar, İmparatorluğu kurtarmak için ıslahat
önlemlerine başladılar. Fakat yalnızca askeri olan bu önlemler etkili
olamadı. III. Selim'in başlattığı Nizam-ı Cedit ise 1807'de gerici
bir ayaklanma ile son buldu.
19.
y.y.'da çöküntü büyük hızla sürerken, Fransız Devrimi'nin ortaya
koyduğu ulusal bağımsızlık ve egemenlik akımları, Osmanlı İmparatorluğu'nun
Balkanlar'da yaşayan Hristiyan azınlıklarını etkiledi ve bagımsızlık
isteklerini kamçıladı. Sırp, Yunan ve hatta Mısır ayaklanmaları
İmparatorluğun iç bünyesini sarstı ve bunlar giderek bağımsızlık
veya özerklik kazandılar. Bu yüz yılda Rus tehlikesi karşısında
İngiltere ve Fransa Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğünü
koruma potikası izlediler. Kırım Savaşı'nda bu politika sonucu Rusya'ya
savaş bile açtılar. 1838 ticaret anlaşması ile imparatorluk ekonomik
bakımdan batının eline geçerken, 1854'den sonra başlayan dış borçlanma
ile, 1881'de mali iflasa ve batının mali denetimine girdi. II. Mahmut
Islahatı ve Tanzimat da İmparatorluğun kurtuluşu için çözüm olmadı.
Genç Osmanlılar'ın çalışmaları 1876'da Kanun-u Esasi'nin ilanını
hazırladı. Birinci Meşrutiyet yaşama fırsatı bulamadan 1877-78 Osmanlı-Rus
savaşı bu dönemin sonunu hazırlarken, Abdülhamid'in "İstibdatı"
başladı. Bu tarihten sonra İngiltere de koruyucu politikasını terk
etti.
Ermeni konusu da ilk kez gündeme geldi. Osmanlı İmparatorluğu bundan
sonra Almanya'ya yanaştı. Alman siyasi, askeri ilişkisi, Alman ekonomik
ihtiraslarını da getirdi. Bağdat Demiryolu projesi bunu simgeledi.
20. y.y.'a girilirken Abdülhamid'e karşı başlayan Genç Türk hareketi
gittikçe kuvvetlendi ve 1908'de II. Meşrutiyeti getirdi. Fakat 31
Mart gerici ayaklanması ile 1909'da iç buhran yaşandı. II. Meşrutiyet
de İmparatorluğu kurtaramadı. Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık
ve Türkçülük akımlarının çatıştığı bu dönem, içte buhranlar, anarşi
yaratırken, dışta da Trablus ve Balkan Savaşları'nda büyük yenilgi
ve tüm Makedonya'nın kaybı ile sonuçlandı. 1914 yılında başlayan
Birinci Dünya Savaşı'na Almanya yanında giren İmparatorluğun kaderi
de çizilmiş oldu. Bu savaştan çok ağır kayıplarla yenik çıkan Osmanlı
İmparatorluğu Mondros Ateşkesi ile kayıtsız şartsız teslim oldu.
Yüz
yıldan beri süren Doğu Sorununun çözümü, Avrupa'nın Hasta Adamının
mirasının paylaşılması ile Türk Ulusu'nun dünya siyasi tarihindeki
varlığı ortadan kaldırılmak isteniyordu. Savaş içinde gizli anlaşmalarla,
İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya Osmanlı İmparatorluğu'nun paylaşılmasını
kararlaştırmışlardı. Fakat Rusya'da devrim çıkınca anlaşmalar önemini
yitirdi. Türk Ulusu'nun hakkında karar verecek en büyük kuvvet İngiltere
idi. İngiltere Batı Anadolu'yu Yunanistan'a veriyor, Doğuda bir
Ermenistan ve Kürdistan kurmak istiyor, Türk yurdunun geri kalan
yerlerini de Fransa ve İtalya ile paylaşıyordu. Ülkenin yağmalanmasına
boyun eğen Padişah ve Hükümet, kurtuluşu İngiliz himayesinde görüyorlardı.
Halk ve aydınlar çaresizlik içinde, çoğunluk kadere boyun eğmiş
görünüyordu. Kurtuluş çareleri arayanlar Padişah - Halifesiz bir
çare düşünemiyordu. Kurtuluşu Amerikan mandasında görenler veya
yörelerinin kurtuluşunu sağlamak için çalışanlar vardı.
Birinci Dünya Savaşı'nın sonundaki perişan ve çaresiz durumda,
bir tek insan, M. Kemal topyekün kurtuluş ve tam bağımsız yeni bir
Türk Devleti kurmak düşüncesiyle Samsun'a geldi. O'nun yola çıktığı
sırada ise Yunanlılar İzmir'i işgal ediyorlardı. Padişah ve Hukümet
ise İzmir'i Yunanlılara veren İngilizlerin
hala körü körüne her isteğine boyun eğiyorlardı. Düşmanla işbirliği
yapan Padişah ve İstanbul Hükümeti'nin bu tutumları karşısında M.
Kemal, ulusal bağımsızlık ve ulusal egemenlik savaşının esaslarını
Amasya'da ulusu ve orduyu Padişah - Halifeye karşı ayaklandırmak
şeklinde belirledi. Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde de bu esaslar
içinde yeni bir Türk Devleti'nin kuruluşunun ulusal bilinçlenme,
idari, siyasi örgütlenmesini de gerçekleştirdi. Misak-ı Milli ile
bu esaslar İstanbul'da bir kez daha ortaya konunca İngilizler, İstanbul'u
işgal ettiler. Bundan yılmayan M. Kemal, Ankara'da ulusun meşru
iradesinin eseri olan ulusal egemenlik prensibini B.M.M. ile ortaya
koydu. Fakat bütün bunların gerçekleşmesi çok büyük güçlükler ve
olanaksızlıklar içinde yapılıyordı. Bir yandan İtilaf Devletleri
ve Yunan saldırısı ve baskıları bir yandan Padişah ve İstanbul Hükümeti'nin
M. Kemal ve B.M.M.'ni gayri meşru ilan etmesi, Türk Ulusu'nu olumsuz
yönde etkiledi. Türk Ulusu, yüzlerce yıldan beri dini ve geleneksel
iktidar kabul edilen Padişah - Halife ile bu değerleri yıkan ve
yerine ulusal, egemenlik
değerleriyle ulusu bir araya toplamak isteyen M. Kemal hareketi
arasında bir süre bocaladı. Yer yer B.M.M.'nin otoritesine karşı
ayaklanmalar çıktı.
Doğu Anadolu'da Ermenilere, Güneyde Fransızlara karşı savaşıldı.
Batıda Yunan Taarruzu ve iç ayaklanmalara karşı Kuva-yı Milliye
ile çözüm bulan B.M.M. daha sonra düzenli ordu kurar. I. ve II.
İnönü Savaşları ile ilk askeri başarılarını sağladı. Diğer yandan
dış ilişkilerde Sovyetler Birliği ile Moskova Antlaşması'nı imzaladı.
Sakarya Meydan Savaşı'nda Yunan Ordusu'nu yendi. Fransa ile de anlaşan
Türkiye İtilaf blokunu da parçaladı. 26 Ağustos 1922'de başlayan
ve 9 Eylül'de İzmir'de Yunan Ordusu'nun denize dökülmesi ile son
bulan Büyük Taarruz, Türkiye gerçeğini ve Türk Ulusu'nun yenilmez
azmini bütün dünyaya kanıtladı. Askeri başarısını Mudanya Ateşkesi
ve Lozan Antlaşması ile de onaylattı. Emperyalizme karşı yapılan
bağımsızlık savaşını kazanan, "Türk Mucizesi"ni yaratan
Türkiye'nin bu başarısı bütün Mazlum Uluslara örnek oldu.
M.
Kemal Kurtuluş Savaşı'nın bittiği yerde; Türkiye'nin çağdaşlaşma
savaşını başlattı. 1 Kasım 1922'de Saltanat'ın kaldırılışı ve 29
Ekim 1923'de Cumhuriyet'in İlanı ile Türkiye yeni devlet sistemini
Fransız Devrimi ile ortaya konan insan haklarına dayanan "Ulusal
ve Laik Devlet"i gerçekleştirmiş oldu. Ancak, çağdaş devlet
ve ülke olma mücadelesi için Türk Devrimi'nin başarılması için Cumhuriyet
döneminde Atatürk 'ün yeni mücadele vermesi gerekiyordu.
Ergün AYBARS, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi 1, Ege Ün. Basımevi, 1986,
ss. 359-366
ONUNCU
YIL MARŞI
Çıktık açık alınla on yılda her savaştan;
On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan.
Başta bütün dünyanın saydığı Başkumandan;
Demir ağlarla ördük Anayurdu dört baştan.
Türk'üz Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi
Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri.
Bir hızla kötülüğü geriliği boğarız,
Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız
Türk'üz bütün başlardan üstün olan başlarız;
Tarihten önce vardık, tarihden sonra varız.
Türk'üz Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi,
Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri.
Çizerek
kanımızla öz yurdun haritasını,
Dindirdik memleketin yıllar süren yasını.
Bütünledik her yönden İstiklâl kavgasını,
Bütün dünya öğrendi Türklüğü saymasını.
Türk'üz Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi,
Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri.
Örnektir milletlere açtığımız yeni iz,
İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış kitleyiz.
Uyduk görüşte bilgiye, gidişte ülküye, biz;
Tersine dönse dünya yolumuzdan dönmeyiz.
Türk'üz Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi,
Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri.
Behçet Kemal ÇAĞLAR
ATATÜRK'ÜN
CUMHURİYETÇİLİK İLKESİ
Biliyoruz ki Atatürk dahi bir asker, yüksek bir siyaset adamı, bir
devlet kurucusu, bir devrimci, büyük bir düşünür, gerçekçi ve tutarlı
bir uygulayıcıdır. Mondros Ateşkes Anlaşması ile Türk'ün öz yurdu
olan Anadolu toprakları paylaşılma tehlikesiyle karşı karşıya kalınca
o, Türk Bağımsızlık Savaşı'nı başlatmış ve Amasya genelgesi, Erzurum
ve Sivas kongreleriyle Türk ulusunu ulusal mücadeleye hazırlamış;
uyarıcı, teşkilatlandırıcı yönleriyle de etkili olmuştur. Askerî
harekat 9 eylül 1922'de İzmir'de Yunanlıların denize dökülmesiyle
sona erince, tüm dünyanın gözlerini kamaştıran bu zaferi Lozan Barış
Anlaşması ile siyasi güvence altına alınmıştır.
Atatürk
olağanüstü niteliklere sahipti. En kritik anlarda ortaya çıkmış,
muharebelerin seyrini ve sonunda da Türkiye'nin kaderini değiştirmiştir.
Atatürk, 20 nci yüzyılda yetişen en büyük asker ve devlet adamı
olarak, sadece Türk ulusu için değil; aynı zamanda, çağımızda dünya
kamuoyunun en üst düzeydeki resmi temsilcisi olarak nitelendirilecek
"birleşmiş milletler teşkilatı"nın tanımlandığı gibi,
"bütün insanlık için bir onur simgesidir."
Atatürk'ün yaşamında, cumhuriyet ve demokrasi düşüncelerinin biçimlendirilmesinde,
yetiştiği dönemin koşul ve bunalımları ile okuduğu yayınlarla elde
ettiği bilgi birikiminin etkisi büyüktür tarihteki birçok Türk devleti
gibi Osmanlı devleti de oluşmuş, yaşamış ve O'nun gözleri önünde
tarihin derinliklerine gömülüp gitmiştir. Osmanlı İmparatorluğu
XVI. yüzyılda, en geniş sınırlara ulaşmış, ancak, sonraları batı'daki
gelişmelerin izlenip uygulanmaması, 1789 Fransız İhtilali'nin insan
hakları ve bağımsızlık akımlarını geliştirmesi, sanayi devriminin
benimsenmemesi ve eğitime önem verilmemesi nedeniyle kültür seviyesinin
düşmesi, Osmanlı İmparatorluğu'nun gerileme ve yıkılışını hızlandırmıştır.
Devletçe alınan önlemler, uygulanan yenileşme hareketleri de sorunlara
köklü çözümler getirmiştir. II. Mahmut'un Rumelili ileri gelenlerle
(ayan ile) 1808 yılında yaptığı, İngiliz "Magna Carta"sına
benzeyen ve padişahın bazı haklarını kısıtlayan "senedi
ittifak" ile 1839 "Tanzimat Fermanı" ilk demokratikleşme
kıpırdanışları olmuştu. II. Abdülhamit yönetiminde ise hükümdarın
mutlak iradesi ve sert tutumu, türlü tepkilere neden olmuştu. Kötü
idare, devletin maddi- manevi güçlerini zayıflatmış, artan dış baskılar
yurtsever aydınları tedirgin etmişti. Bu koşullar altında kısa bir
süre sadrazamlık (başbakanlık) yapan Mithat Paşa ve arkadaşlarının
çabalarıyla millet meclisi ve senato kuruldu, birinci meşrutiyet
anayasası hazırlandı ve kabul edilerek 23 aralık 1876'da ilan edildi,
fakat, meşruti idare çok kısa sürdü. 1877 Osmanlı Rus Harbi'ni bahane
eden padişah, 13 şubat 1878'de meclisleri dağıttı ve Abdülhamit
istibdadı yurdu kasıp kavurmaya başladı. Bu idareyle savaşmak üzere
1893'te "İttihat ve Terakki Cemiyeti" kuruldu. Sonradan
"Vatan ve Hürriyet Derneği"nin kurucusu Mustafa Kemal
de bu cemiyete katıldı ve 23 temmuz 1908'de hürriyet ve meşrutiyet
ilan edildi. Abdülhamit, meşrutiyeti ikinci defa kabul etmek zorunda
kaldı. 14 aralık 1908'de millet meclisi ve senato açıldı.
Yeni
kurulan Hürriyet Partisi'yle İttihat Terrakki, arasındaki çatışmaya
gericilerin de katılmasıyla 31 mart olayı ve imparatorluğun çözülüp,
dağılması gibi felaketler birbirini kovaladı. Ulusal egemenlik ve
bağımsızlık ve düşüncesi akımlarının çarpıştığı Makedonya koşulları
içerisinde yetişmiş olan Mustafa Kemal, 31 Mart gericilik olayının
bastırılmasında önemli bir rol oynamıştır.
Öte yandan, bu tarihsel gelişimin bilincinde olan Atatürk, okuduğu
yayınlar sayesinde de ilk toplumların kent demokrasileri, Magna
Carta (1215) temsili demokrasiden haberliydi. Montesqieu'nün Jean-Jacgues
Rousseau'nun yapıtlarından; Amerikan ve Fransız insan hakları bildirilerinden,
bu hareketle oluşan demokrasi yöntemlerinin bu ülkelerde oluşturduğu
ilerlemelerden haberdardı.
Bu saptamalardan sonra, "cumhuriyet" ve "demokrasi"
kavramları ile Atatürk'ün bu konudaki görüşlerini incelemeye geçebiliriz.
Cumhuriyet,
kökeni bakımından Arapça bir terim olup, "cumhur" kelimesinden
türetilmiştir. Cumhur "kalabalık", yani halktır. Şu halde
cumhuriyet "halkın yönetimi" demektir. Buna göre bir azınlığın
yönetimi olan "monarşi" den ve soylu bir azınlığın yönetimi
olan "Aristokrasi" den ve farklı olarak, çoğunluğu, halka
ait bir yönetim olduğunu vurgulayabiliriz.
Atatürk cumhuriyeti şu sözlerle tanımlar:
"Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir". Yasama ve yürütme
gücü, milletin tek gerçek temsilcisi olan mecliste toplanmıştır.
Bu kelimeyi özetlemek mümkündür. "cumhuriyet".
Mustafa Kemal'in gençliğinden beri benimsediği ilk ulusal ideal,
cumhuriyettir. 1908 meşrutiyetinden önce Selanik'teki ordu müşavirliği
karargahında kurmay subay olarak bulunuyordu. Bir yandan askeri
görevlerini en iyi şekilde yapmaya çalışırken, diğer yandan o dönemin
gereğiyle bazı siyasi çalışmalara veya arkadaş çevrelerindeki toplantı
ve tartışmalara katılıyordu. Yakın arkadaşlarının bulunduğu böyle
bir toplantıda, şunu sormuştu.
"Türkiye
için en iyi devlet şekli nedir?"
"Meşrutiyet" diye yanıt verilince Mustafa Kemal: "Meşrutiyette
de başta bir hükümdar vardır. Onun istibdadını önlemek çok zordur.
Bu ülkeyi yükseltecek idare cumhuriyettir." şeklinde kendi
görüşünü belirtir.
Nitekim o, üstün önderlik nitelikleriyle hepimizce bilinen süreç
içinde, önce 23 nisan 1920'de TBMM'nin açılmasını, 1 Kasım 1922'de
saltanatın kaldırılmasını, sonra da 1923'de cumhuriyetin ilan edilmesini
sağlar. Atatürk yeni kurulan cumhuriyeti ve hükümet-millet kaynaşmasını
şu anlamlı sözleriyle dile getirir:
"Bugünkü hükümetimiz, devlet teşkilatımız doğrudan doğruya
milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet
teşkilatıdır ki, onun ismi cumhuriyettir. Artık hükümet ile millet
arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millettir ve millet
hükümettir. Artık hükümet ve hükümet mensupları kendilerinin milletten
ayrı olmadıklarını ve milletin efendi olduğunu anlamışlardır.
Atatürk,
yeni cumhuriyet rejiminin yapı ve işleyişini de şöyle açıklar:
"Cumhuriyette son söz millet tarafından seçilmiş meclistedir.
Millet adına her türlü kanunları o yapar. Hükümete güven oyu verir
veya düşünür. Millet vekillerinden memnun olmasa belirli zamanlar
sonunda başkalarını seçerler. Millet, egemenliğini, devlet yönetimine
katılmasını, ancak zamanında oyunu kullanmakla sağlar. Cumhuriyetin
hükümeti, belli bir yöntem ve şekilde belirli bir zaman için seçilmiş
bir cumhurbaşkanına güven sunulur başbakanı o seçer hükümeti meydana
getirecek olan bakanları, başbakan güvendiği milletvekillerinden
seçer."
Tarihte pek çok cumhuriyet rejimi görülmüştür. Batıda cumhuriyet
rejiminin ilk ve en eski örneği Roma'da kurulmuştur. Cumhuriyet
yönetimine asırlarca hemen hiç rastlanmaz. Ancak, Ortaçağ'ın sonlarına
doğru İtalya'nın kuzeyinde Venedik, Ceneviz ve Floransa cumhuriyetleri
gibi birtakım şehir cumhuriyetlerinin kurulduğu görülür. Ancak,
bunlar seçkin (elit) ya da "eşraf cumhuriyetleri" olarak
nitelendirilebilir. Çünkü, hiçbirinde, eski yunan demokrasilerinde
de olduğu gibi kadınlara, kölelere ve halktan kişilere seçme ve
seçilme hakkı verilmişti. Birinci Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle
birlikte, özellikle savaşta yenilen imparatorluk ve krallıklar yıkılmış
ve cumhuriyet rejimleri kurulmuştur. Weimar Alman Cumhuriyeti, Federatif
Rus Cumhuriyetleri Birliği, Avusturya Cumhuriyeti, bunlar arasında
sayılabilir. Cumhuriyetçilik hareketleri bundan böyle daha da hızlanmış
ve yaygınlaşmıştır. İkinci Dünya Savaşı'nda yenilen ve krallıkla
yönetilen ülkelerde, özellikle balkan devletlerinde cumhuriyetler
ilan edilmiştir. Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya, Arnavutluk, Macaristan
gibi. Daha sonraları, yakın zamanlara doğru, cumhuriyetçilik hareketleri
Asya ve Afrika ülkelerine doğru sıçramış ve buradaki krallıklar
darbe ve ihtilallerle devrilerek, cumhuriyet yönetimleri ilan edilmiştir.
Mısır, Irak, Afganistan, İran, Libya bu gibi ülkeler arasındadır.
Görülüyor ki cumhuriyet yönetimine geçiş son 70 yıl içinde giderek
ivme kazanmıştır. Herhalde bunda, 23 nisan 1920'de millet meclisini
açan, 29 ekim 1923'de de cumhuriyeti ilan eden Atatürk önderliğindeki
Türkiye Cumhuriyeti'nin büyük etkisi olmuştur.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, cumhuriyet yöneticilerinin seçimle
işbaşına geldiği; yani hanedanın ve veraset usulünün bulunmadığı
bir siyasal rejimdir. Montesquieu, cumhuriyetin diğer önemli bir
ilkesinin fazilet olduğunu söylemiştir. Ona göre despotizmin temeli
korku, aristokrasinin temeli şeref duygusu, cumhuriyetin ise erdem,
yani fazilettir. Bir başka deyişle, cumhuriyet yüksek ahlaki, moral
değerlerin ön planda geldiği bir siyasi rejimdir. Cumhuriyetin bu
ikinci ilkesi de Atatürk'ün sözlerinde ifadesini bulur. "Cumhuriyet
yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet
fazilettir... Cumhuriyet idaresi, faziletli ve namuslu insanlar
yetiştirir." İdeal olan, kuşkusuz, cumhuriyetlerin bu iki temel
ilke yanında ayrıca demokratik olması ve gerçekten halka dayanmasıdır:
"Biz ne Bolşevikiz, ne de komünist; ne biri ne diğeri olamayız.
Çünkü biz milliyetçi ve dinimize saygılıyız. Özetle bizim hükümetimizin
şekli tam bir demokrasi hükümetidir. Ve dinimizde bu hükümet "halk
hükümeti" diye adlandırılır."
"Demokrasi" ise, eski Yunancada halk anlamına gelen "demos"
ile egemenlik anlamına gelen "kratus" sözcüklerinin birleşmesinden
oluşmuştur. Bu anlamla da halkın kendi otoritesiyle kendini yönetmesi
demektir. Abraham Lincoln tarafından yapılmış olan kapsamlı bir
tanıma göre demokrasi, "halkın, halk tarafından, halk için
yönetimi" dir. Atatürk ise, bir konuşmasında tarihte görülen
başlıca devlet şekillerinden monarşi ve oligarşiyi açıkladıktan
sonra demokrasiyi şöyle tanımlar:
"Demokrasi (halkçılık) esasına dayalı hükümetlerde egemenlik
halka, halkın çoğunluğuna aittir. Demokrasi prensibi, egemenliğin
millette olduğunu, başka yerde olamayacağını gerektirir. Bu şekilde
demokrasi prensibi siyasi kuvvetin, egemenlik kaynağına ve yasallığına
temas etmektedir."
Atatürk
başlangıçta "demokrasi" sözcüğü yerine "halkçılık"
sözcüğünü kullanmıştır. O, kurtuluş savaşı sırasında olduğu gibi,
mücadele halinde bulunduğu ve "de "okrasiler" d"ye
adlandırılan işgalci büyük devletlerin adı olarak, yunanca olan
bu sözcüğü pek kullanmak istemiyordu. Böylece, İstanbul Hükümeti
ile sıraya polemik yapacak bir malzeme vermek istememişti. Nitekim
şöyle der:
"İç siyasetimizde dayanağımız olan halkçılık, yani milleti
bizzat kendi geleceğine egemen kılmak esası, teşkilatı esasiye kanunumuzla
tespit etmiştir." Atatürk bir başka söylevinde de "halkçılık"
sözcüğünü kullanarak demokrasiye çok özlü bir tanım getirir:
"Bizim görüşümüz ki halkçılıktır; kuvvetin, gücün, egemenliğin,
yönetimin doğrudan doğruya halka verilmesidir. Halkın elinde bulundurulmasıdır."
Zamanla "halkçılık" sözcüğü anlam değiştirerek Atatürkçülüğün
ilkelerinden biri olmuştur. "Halkçılık kanunlar karşısında
kesin bir eşitlik kabul eden ve hiçbir kişiye, hiçbir aileye, hiçbir
sınıfa, hiçbir topluluğa ayrıcalık tanımayan kişileri halktan ve
halkçı kabul etmektir."
Şimdi
de cumhuriyet ve demokrasi arasındaki ilişkilerden kısaca söz etmenin
yerinde olacağını sanıyoruz. Ünlü İngiliz düşünürü J. Bryce 1921
yılında yazdığı "modern demokrasiler" adlı eserinde, ilginç
bir gözlemde bulunuyordu. J. Bryce bu eserinde İlkçağ'da Aristo'dan
beri gelen monarşi, aristokrasi ve cumhuriyet (demokrasi) şeklinde
üçlü klasik sınıflandırmanın yetersizliğini öne sürüyordu. Çünkü,
o tarihte Avrupa kıtası'ndaki 21 cumhuriyetten sadece ikisi gerçek
bir demokrasi ve cumhuriyet niteliğini taşıyordu. Buna karşılık,
İngiltere, Hollanda ve Belçika gibi ülkeleri, meşruti monarşi ile
yönetilmelerine rağmen, demokratik yöntemlerdi. Bu durumda J. Bryce
siyasal yönetimleri, sadece demokrasi ve diktatörlük diye ikiye
ayırmanın daha doğru olacağını savunur.
Gerçekten bir ülkenin adının cumhuriyet olması; o ülkede her zaman,
sağlıklı, gerçek demokratik bir rejim uygulandığı anlamına gelmemektedir.
Örneğin, sağda veya solda yer alan ve yeni kurulmuş birçok cumhuriyet,
demokrasi ile yönetilmektedir. Atatürk de bu saptamayı şu sözleriyle
dile getirir.
"Cumhuriyet imkan demektir. Çünkü, iç hürriyetin de en büyük
imkanı cumhuriyetle kabildir. Ama diyeceksiniz ki, dünyada adı cumhuriyet
olan diktatörlükler de vardır. Fakat bütün bu şekiller geçicidir."
Her
cumhuriyetin mutlaka demokrasi ile yönetilmediğinin bilincinde olan
Atatürk, buna rağmen demokrasi için en uygun ortamı yine cumhuriyet
rejiminin sağlayabileceğini şu sözlerle vurgular:
"Demokrasi prensibinin, en çağdaş ve mantıki uygulamasını
temin eden hükümet şekli, cumhuriyettir."
Herkes kendi dünya görüşüne, kendi uyguladığı yönetim biçimine
göre demokrasi kavramına içerik kazandırmaya çalışmakta ve kavram
kargaşası yaratılmaktadır. Yalnız şu var ki, her türlü otoriter,
totaliter, dikta ve baskı rejimleri görünüşte bazı demokratik ilkelere
sahip olsalar bile demokrasi sayılmazlar. Yönetimde zamanla ortaya
çıkan oligarşik yönelimler, demokrasinin görünüşünde kalmasına yol
açabilir.
Demokrasi
bir oluşum içindedir. Dolayısıyla demokrasinin tanımı ve koşulları
üzerinde, tüm dünyada görüş birliği sağlanmış değildir. Amerika
Birleşik Devletleri'ndeki renk ayrılığını biz Türkiye'de yadırgarız.
İngiltere'deki avam kamarası da bir İsviçreliye hoş bir demokrasi
eseri olarak görünmez. Ama, bu ülkelerin demokrasi uygulamadıkları
savunulamaz. Tersine, bu iki devletten İngiltere'nin en eski demokrasiye;
Amerika'nın ise, en ileri demokrasiye sahip olduğu kabul edilir.
Günümüzde yaygın olarak paylaşılan görüşe göre çağdaş demokrasilerin
nitelikleri şunlardır:
çağdaş bir demokrasi;
-
anayasayı,
- meclisi,
- adil bir seçim düzeni ve dürüstçe yapılan seçimler,
- siyasi partileri ve kısıtlanmayan bir muhalefeti,
- hakkın kuvvete üstünlüğünü, yani "hukuk devleti" oluşu
- sınıfsız toplumu,
- sivil toplum örgütlerinin oluşumuna olanak sağlanmasını,
- sendika, dernek ve basın gibi demokratik kuruluşların etkinliklerinin
kısıtlanması,
- özgürlük ve siyasal eşitliği,
- bireysel çıkarların toplumsal çıkar sınıfları içinde kalmasını,
gerektirir.
Yalnız bu niteliklerden son ikisinin derecesi üzerinde görüş birliği
bulunmaktadır.
Atatürk, çağdaş demokrasinin niteliklerinden çoğunu içinde bulabileceğimiz
demokrasi anlayışını, 1924 yılında şöyle açıklar:
"Demokrasi prensibi, egemenliği kullanan araç ne olursa olsun,
esas olarak milletin egemenliğine sahip olmasını ve sahip kalmasını
gerektirir". Bu noktayı birkaç kelime ile açıklayalım:
Bizim bildiğimiz; demokrasi siyasidir, onun hedefi, milletin idare
edenler üzerindeki kontrolu sayesinde, siyasi hürriyeti sağlamaktır.
Demokrasinin
ikinci özelliği ile ortak, esas itibarıyla ikinci bir özelliği daha
vardır. O da şudur; Demokrasi fikirseldir. Bir kafa meselesidir...
Hükümet prensibi de bir adalet sevgisini ve ahlak fikrini gerektirir.
Demokrasi, esasında ferdidir. Bu nitelik, vatandaşın egemenliğe,
insan sıfatıyla katılmasıdır.
Demokrasinin temel niteliklerinden birisi de eşitliğe çok değer
vermesidir. Bu nitelik demokrasinin ferdi olması niteliğinin zorunlu
bir sonucudur. Şüphesiz bütün fertler aynı siyasi haklara sahip
olmalıdırlar. Demokrasinin bu ferdi ve eşitliğe değer veren niteliklerden
genel ve eşit oy prensibi çıkar.
Çağdaş demokrasilerin niteliklerini ve Atatürk'ün demokrasi anlayışını
kendi sözleriyle belirttikten sonra, çağdaş demokrasi ilkeleri açısından
Atatürk'ün demokrasi uygulamalarının açıklanmasına geçebiliriz.
Ancak, bunu yapmadan önce de, Atatürk dönemindeki siyasal rejimlere
ve Atatürk'ün bu rejimler hakkındaki düşüncelerine bir göz atmakta
yarar vardır.
Atatürk'ün yaşadığı çağdaş siyasal rejim ve model olarak şu örnekler
vardır. Batı Avrupa'nın çok partili parlamenter demokrasisi, Sovyet
Rusya'da 1917 devriminden sonra ilan edilen sosyalist rejim (Bolşevik,
Proleterya Diktatörlüğü) daha sonra bunlara, 1922 yılında İtalya'da
Musolini'nin önderliğinde kurulan tek partilinazi rejimini ekleyebiliriz.
Amerikan demokrasi ise katı kuvvetler ayrılığına dayanan ve federal
bir cumhuriyet niteliğinde olan başkanlık sistemi şeklindeydi.
"Hürriyet
ve istiklal benim karakterimdir: ben, milletimin ve en büyük atalarımızın
en değerli miraslarından olan istiklal aşkıyla dolu bir adamım"
diyen Atatürk, ister sağda, ister solda olsun, diktatörlüklere iltifat
ve itibar etmemiş ve yeni Türkiye için, bunların içinden uygulanabilir
tek model ve siyasal rejim olarak batı Avrupa'nın çok partili parlamenter
demokrasisini seçmiştir.
Çağdaş demokrasinin en önemli koşullarından biri, devletin temel
kuruluşunu, bireylerin hak ve özgürlüklerini düzenleyen ve halkın
onayından geçmiş bulunan bir anayasanın olmasıdır. Ulusal irade
ve ulusal egemenlik, anayasaların güvencesi altındadır. Temel hak
ve özgürlükler, anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak, ancak
yasalarla sınırlanabilir. Yasalar, hangi nedenle olursa olsun bu
hakların özüne dokunmaz. Hemen TBMM'nin açılışından sonra, ulusal
egemenliği ilan eden ve 1876 anayasasına ek bir yasa niteliği taşıyan
1921 anayasası ile kurtuluş savaşı sonrasının gereksinimlerini karşılamak
ve 1921 anayasasının eksiklerini gidermek üzere hazırlanan 1924
anayasası, Atatürk'ün, demokrasinin gereği olan anayasaya ne kadar
önem verdiğinin kanıtlarıdır. Atatürk, 1924 anayasasının yeni Türk
Devleti yapısını açıklayan bazı maddelerini şöyle belirtir:
"Türkiye
Cumhuriyeti'nin anayasası, zamana en uygun milli egemenlik esaslarını,
hükümlerini kapsar. Birkaç maddesini, daima hatırda tutmak için
burada aynen tekrar edelim:
"- egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.
- Türkiye büyük millet meclisi, milletin tek ve gerçek temsilcisi
olup, millet adına egemenlik hakkını kullanır.
- yasama ve yürütme kuvveti, büyük millet meclisinde oluşur ve toplanır.
- yargı yetkisi millet adına usuller ve kanunlar çerçevesinde bağımsız
mahkemeler tarafından kullanılır."
Çağdaş demokrasilerin bir başka koşulu da, halkın oylarıyla üyelerden
oluşan ve bu nedenle ulusal irade ve egemenliği yansıtan, yasama
ve yürütme alanında yetkili bir meclisin olmasıdır. Meclis, yasama
yetkisini
doğrudan kullandığı halde; yürütme yetkisini, kendi içinden çıkan,
kendi iradesine ve emrine bağlı olan bir hükümet aracılığıyla kullanır
ki buna "meclis hükümeti" denir.
Ülke elden giderken, Osmanlı mebuslar meclisi kasım 1918'den beri
çalışamaz ve kapatılmış durumdadır. Mustafa Kemal, büyük mücadelelerle
meclisin açılmasını sağlar. Komutanlara, İstanbul'dan görevlendirileceklere
yerlerini bırakmamaları yolunda gönderdiği genelgelerde meclis'in
açılmasından söz eder (24.7.1919) Erzurum ve Sivas kongreleri bildirilerine
de bu isteği geçirir. 1919 Kasım ayı başında İstanbul Hükümeti temsilcisi,
denizcilik bakanı Salih Paşa ile görüşme konusu yapar, kabul ettirir.
Meclis'in İstanbul'da toplanmasına engel olmazsa da, İngilizlerin
bu kenti askeri olarak işgal etmeleri ve son Osmanlı meclisini basmaları
üzerine 23 nisan 1920'de TBMM'nin açılmasını sağlar:
"Millet, mukadderatını doğrudan doruya eline aldı ve millet
saltanat ve egemenliğini bir kişiyle değil, bütün fertleri tarafından
seçilmiş vekillerden oluşan bir yüce meclis'de temsil etti işte
o meclis, yüksek meclisinizdir. TBMM'dir. Milletin saltanat ve egemenlik
makamı, yalnız ve ancak TBMM'dir."
Kurtuluş
savaşının en zor günlerinde kararların mecliste alınmasına büyük
özen gösteren büyük önder, ulusal iradeye olan saygı ve inancını
şu sözlerle dile getirir.:
"Devlet ve milletin geleceğine milli irade etken ve hakimdir.
Ordu bu milli iradenin emrinde ve hizmetindedir."
"Milletin irade ve isteğine uymayanların sonu yokluktur ve
yok olmaktır."
Çağdaş demokrasilerin bir başka koşulu ve işlerlik mekanizması
olan adil bir seçim düzeni ve dürüstçe yapılan seçimlerle halkın
genel iradesi meclise yansır. Adil bir seçim düzeni, çoğunluk ve
azınlık görüşlerinin mecliste dengeli bir oranda yansımasına olanak
verir.
"Çoğunluk" ve "azınlık" kavramları, demokrasinin
diğer ilkelerindendir. Çoğunluk yönetimi demokrasinin başlıca öğesidir.
Seçimlerde ortaya çıkan çoğunluk, yönetime halk adına sahip olur
ve onun adına tüm yetkileri kullanır. Kuşkusuz çoğunluk yönetimi,
yetkilerini kullanırken, hukuk devleti ilkesiyle sınırlıdır. Ayan
(senato) denilen ikinci meclis üyelerinin bütünüyle, mebuslar meclisinin
dörtte bir üyesinin padişahça seçildiği, çoğunluktaki partiye bakılmaksızın
padişahça istenilenin hükümette görevlendirdiği bir ortamda, meclisin
seçimlerle oluştuğu, İslâm dünyasında ilk kez ve avrupa'nın birçok
ileri demokrasi ülkesinden önce kadınlara belediye (1930), muhtarlık
(1933) ve milletvekilliği (1934) seçme ve seçilme hakkının
verildiği ortama Atatürk döneminde geçildiği düşünülürse, ulu Önder'in
bu bakımdan da tam bir demokrat olduğunu belirtmek gerekir. Bunun
da ötesinde Atatürk, seçimlerde çok dikkatli olunması gerektiğini
belirterek, eşsiz yol gösterici özelliğini bir kez daha ortaya koyar:
"Seçimlerde, şahıstan ziyade milletin çıkarlarına en uygun
ilke ve programları uygulayabilecekleri seçmek önemlidir. Bu konuda,
hemen hemen bütün vatandaşlar yardıma muhtaçtırlar. Bu yol gösterme
işini siyasal partiler yapar."
Atatürk bu sözleriyle, çağdaş demokrasilerin önemli koşullarından
diğer biri olan, "siyasi partiler ve kısıtlanmayan bir muhalefet
bulunması" düşünce ve inancına sahip olduğunu da gösterir.
Maalesef ki, Atatürk demokrasinin eleştirilebilecek en önemli eksiği
de buydu. Bununla birlikte Atatürk, sağlığında demokrasinin ayrılmaz
bir parçası olan çok partili siyasal yaşamı kurmak için iki deneme
yapılmasına olanak sağlamıştı. Bu denemelerden ilki, 1924 yılında
"terakkiperver cumhuriyet fırkası" nın kuruluşudur. Bilindiği
gibi, Kurtuluş Savaşı'nda Atatürk'le el ve gönül birliği yapmış
olan bazı komutan ve politikacılar savaştan sonra, çeşitli nedenlerle,
Atatürk'ten ayrılmışlar ve ona karşı yoğun bir muhalefete girmişlerdir.
Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Adnan Adıvar, Rauf
Orbay, Halide Edip Adıvar bunların en ünlüleri idi. Nitekim, sayılan
kişiler daha sonraları Kazım Karabekir Paşa'nın başkanlığında cumhuriyet
tarihindeki ilk yasal muhalefet partisini oluşturmuşlardır. Az zaman
sonra doğuda patlak veren Sait İsyanı üzerine "Takriri Sükun
Kanunu" meclis'ce kabul edilmiş, parti kapatılmış ve istiklal
mahkemeleri yeniden faaliyete geçirilmiştir. Parti liderlerinden
bazıları, daha sonraları İzmir suikastı davasında sanık olarak tutuklanmışlardır.
Atatürk,
1930 yılında yeniden bir siyasal parti denemesi yapmış, bu defa
eski başkanlardan sevdiği ve güvendiği yakın arkadaşı Fethi Bey'i
(Okyar) bir parti kurmaya memur etmişti. Bunun üzerine fethi bey,
merkezi İstanbul'da olmak üzere 12 Ağustos 1930'da "Serbest
Cumhuriyet Fırkası"nı kurmuş ve Ege'den başlayarak örgütlenme
çabalarına başlamıştır. Atatürk'ün yine yakın arkadaşı Nuri Bey
(Conker) de partinin ikinci adamı olmuştur. Halk Partisi'nden on
iki milletvekili bu partiye geçmiş; Atatürk, kardeşi Makbule Hanım'ı
(Atadan) da üyeler arasına katarak, yöneticilere güven duygusu aşılamak
istemiştir. Parti'nin resmi bir yayın organı yoktu; ama İstanbul'da
yayımlanan Yarın, Son Posta ve Tan gazeteleri bu partinin görüşlerini
yansıtıyorlardı. Parti üç ay gibi kısa bir sürede 37 ilde örgütlenmişti.
Atatürk, yeni devletin devrim ve cumhuriyet ilkeleri üzerinde
partilerin titizlik göstermesi gerektiği uyarısını 1 kasım 1930
tarihindeki meclis konuşmasında yapmayı da ihmal etmez:
"Siyasi
hayatımızda yeniden fırkaların (partilerin) oluşması, belediye seçimlerinden
önceki yakın günlerde vuku buldu. Bu münasebetle dikkate değer evrelere
tanık olduk. Bu gözlemlerin verdiği deneylerden, Türk milleti, cumhuriyetin
varlığı ve ilerlemesi için yararlanmalıdır. Siyaset alanında karşılıklı
faaliyetin verimli gelişmeleri, ancak vatandaşlar arasında düşmanlığa
yer verilmemesi ile sağlanabilir. Bunun çareleri: partilerin içine
girebilecek samimiyetsiz ve gizli amaçlı unsurların; kanun üstünde
sonuç isteyenlerin bütün milletçe iğrenç görülmesi ve bir de, cumhuriyet
esası üzerinde çalışan partilerce bu gibilerin faaliyetlerinden
her zaman uzak kalınmasıdır."
Üstelik Atatürk, partinin kurucusu Fethi Bey'in partiyi örgütlerken
uğradığı bazı haksızlıklarla ilgili olarak yakınmalarını dile getiren
mektubunu yanıtlarken, 11 eylül 1930 tarihli mektubunda, hem parti
çalışmalarının engellenemeyeceği güvencesini verir, hem de "laiklik"
üzerindeki duyarlılığını belirtir.
"Ali
Fethi Beyefendiye, 8.9.1930 tarihli mektubunuzu aldım ve dikkatle
okudum. Kendimi, değerlendirmelerinize ve sorularınıza reisicumhur
ve Cumhuriyet Halk Fırkası'nın genel başkanı olarak iki sıfatlı
muhatap gördüm. Başkanlık İsmet Paşa tarafından yerine getirilmektedir.
Olunmaktadır. Memnuniyetle tekrar görüyorum ki, laik cumhuriyet
esasında beraberiz. Zaten benim siyasi hayatta, bir taraflı olarak
daima aradığım temel budur. Reisicumhurluğun bana verdiği yüksek
ve kanuni vazifeleri, hükümette olan ve olmayan partilere karşı
adilane ve tarafsız ifa edeceğime ve laik cumhuriyet esası dahilinde,
fırkanızın her çeşit siyasi faaliyet ceryanlarının bir engele uğramayacağına
güvenebilirsiniz efendim."
Buna karşın, az zaman sonra partiye, Atatürk devrim ve ilkelerine
karşıt görüşlü birçok kişinin girdiği veya sızdığı görülmüştür.
Serbest cumhuriyet fırkası az zamanda bütün yurtta hızla gelişti
ve partilerin taşkınlıkları, merkezi otoriteye başkaldırma sayılabilecek
bazı hareketleri yer yer görülmeye başlandı. Serbest Cumhuriyet
Fırkası, üyelerinin giderek artan taşkınlıkları nedeniyle, muhtemelen
Atatürk'ün de uygun görmesi ile Fethi Bey tarafından 18 kasım 1930'da
kapatılmıştır. Nitekim, yaklaşık bir ay sonra da, Menemen'de, bir
irtica olayı patlak vermiş ve baslarında Derviş Mehmet'in bulunduğu
çeşitli tahriklerle kışkırtılmış guruplar, menemen
kasabasını basmışlar, üzerlerine gönderilen askeri birliğin komutanı
asteğmen Kubilay'ı şehit etmişlerdi. Atatürk bundan sonra çok partili
demokrasi denemesini elverişli koşulların ve ortamın oluşmadığını
görerek, bir süre daha ertelemeyi düşünmüş, onun bu arzusu, yakın
arkadaşı ve ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından ancak 1946
yılında gerçekleştirilebilmiştir. Atatürk'ün sağlığında çok partili
yaşama geçilememiş olmasının nedenini, O'nun 1937'de söylediği şu
sözlerde bulmak olanaklıdır.
"Biz Türkler, ruhen demokrat doğmuş bir milletiz fakat milletimizin
yüzyıllarca yöneten Osmanoğulları kendilerini ve yaldızlı tahtlarını
korumak için atalarımızdan kalıtım yoluyla gelmekte olan bu doğuştan
güzel huyumuzu körletmeye, uyuşturmaya çalışmışlardır. Her alanda
geri kalmamanızın biricik nedeni bu olmuştur."
Çağdaş demokrasilerin koşullarından biri de "hakkın kuvvete
üstünlüğü," yani "hukuk devleti" oluşudur. Nitekim
Atatürk'e göre:
"Her
halde dünyada bir hak vardır ve hak kuvvetin üstündedir."
Çağdaş demokrasilerde, iktidarı elinde bulunduranların devlet gücüne
dayanarak haksızlık yapmalarını önleyebilmek için, yargı yetkisi,
ulus adına yasalar çerçevesinde bağımsız mahkemeler tarafından kullanılır.
Yargıç, güvence altında olup, yalnız hukuka ve yasalara bağlıdır.
Ve vicdanının emriyle hareket eder.
1924 anayasasında yer alan bu ilke konusunda ulu önder şunları
söyler:
"Adalet bir devletin esası olduğuna göre, mahkemelerin söz
ile değil, gerçekten tarafsızlığını sağlamak her işin başında gelmelidir.
Hak sahiplerine zorluk çıkarmak, resmi dairelerde işlerini takip
eden kimseleri bugün git yarın gel diye birtakım zorluklara uğratmak
hükümet otoritesi maskesi altında halkı ezercesine davranmak, uygun
olmayan işlemlere kalkışmak gibi durumlar kesinlikle önlenmelidir."
Çağdaş
demokrasilerde, devlet hukuk ile bağlı olduğundan, devlet gücünü
elinde tutan çoğunluk hukuk ile sınırlanırken azınlığa da hukuk
ile geri alınamayacak temel haklar tanımak zorunludur. Demokratik
sistem anayasalarla kurulurken, hak ve ödevler baştan yasal yollardan
güvenceye alınmalı; azınlık hakları hiçbir zaman çoğunluğun eline
bırakılmamalıdır.
Gerçekten de, Atatürk döneminde bir anayasa mahkemesi olmamakla
birlikte, yargı kuvveti etki altında değildir. O, yasaların uygulanmasını
başta tutar; devlet hukuk sistemini dinsel kökenden alıp roma hukukunu
uyarlar; birçok yasa, batı devletlerinden alınır. Hukukun birleşmesi;
şeriye, nizamiye, kapitülasyon mahkemeleri yerine Türk mahkemelerinin
konulması o'nun zamanında olmuştur. En zor günlerde, istiklal mahkemelerinin
çalıştırılmasında bile demokrasi kaygısı egemen olmuş; bu mahkemeler,
yargı organı dışında kurulmuş; böylece Türk yargı sistemine gölge
düşürülmemiştir.
Çağdaş
demokrasilerin diğer önemli, bir koşulu da yurttaşların özgür ve
yasalar karşısında eşit olmasıdır. Demokrasi de özgürlük denilince,
her kişinin istediğini düşünmesi, isteğinde inanması, kendisine
özel siyasi bir düşünceye sahip olması akla gelir. Kimsenin düşünce
ve vicdanına hakim olunamaz, taarruz edilemez. Ancak, hiç kimse
de düşüncelerini başkalarına zorla kabul ettiremez.
Atatürk cumhuriyetinde de toplum içinde yaşayan insanın kişisel
özgürlüğü birinci planda gelir:
"Her Türk, doğar, hür yaşar, Türkler, demokrat, özgür ve sorumlu
vatandaşlardır."
Atatürk'e göre özgürlük bireylerde ve toplumlarda ilerletici etki
yapar:
"Özgürlük olmayan bir memlekette ölüm ve yok olma vardır.
Her ilerlememin ve kurtuluşun anası özgürlüktür."
Bununla
birlikte Atatürk, özgürlüğün sınırsız olmadığını da belirterek özgürlük
konusunda şu genel sınırlamayı yapar:
"Demokrasi kayıtsız şartsız serbest olmak değildir. Sosyal
kurallarla sınırlıdır. Kişinin özgürlüğü, başkalarının özgürlüğünün
sınırında biter. Başkasının özgürlük hakkını tanımayan, kendi özgürlük
hakkını da tanıtamaz."
Öte yandan Atatürk, bireysel özgürlüklerin devlet yararına yasalarca
sınırlandırılabileceği görüşündedir:
"Kişisel özgürlüğün derecesi, devletin faaliyetlerini zayıf
düşürmeyecek kerterde olmalı, çoğunluğun özgürlüğünü boğmayacak
şekilde düzenlenmelidir. Bu düzenleme, kişinin sorumluluğuna, girişkenliğine
ve gelişmesine zarar verecek dereceye götürülmemelidir. Yurttaşların
bu nitelikleri ne ölçüde gelişirse, devlet için o ölçüde yararlı
olur."
Bireysel özgürlüklerin ne kadar sınırlanabileceği konusunda da
şunları söyler:
"Kişisel özgürlüğün ne kadarından vazgeçilmesi gerektiği,
içinde bulunulan zamana ve memlekete göre değişir. Özel zamanlar,
özel tedbirler gerektirebilir. Bir de, özgürlüğün kötüye kullanılması,
özgürlüğün geçici fakat geniş ölçüde sınırlandırılmasını gerektirebilir.
Bütün bu tedbirleri ve sınırlandırmaları tanımak lüzumu,
devlet düşüncesi ve kavramını ifade eder. Bu hususlarda tedbirlerin
şiddetini ve sınırların genişliğini ölçmek büyük bir sanattır. Devlet
sanatı işte budur. Bu sanatta isabetin derecesi özgürlüklerin sınırlarını
çizen kanunda görülebilir çünkü, bu sınır ancak kanun yoluyla tespit
ve tayin edilir. Herhalde, vatandaşların genel özgürlük ve mutluluğu
için kişilerden, ancak devlet için zorunlu olan bir kısım özgürlüklerin
bırakılması istenebilir."
Demokraside eşitlik esastır. Bu eşitlik medeni ve siyasi haklarda
eşitliktir. Kanun önünde eşitliktir. Söz özgürlüğünde eşitliktir.
Yurttaşları eşit ve özgür olmayan bir devlet idaresinde adalet yoktur.
Ve olamaz. Çünkü devlet idaresinde adalet denilince, yurttaşlar
arasında ödül dağıtımında herkese liyakat, hizmet ve yararlılığına;
ceza dağıtımında da suçluluğunun derecesine göre eşit işlem yapılacağı
anlaşılır. Bu ise demokratik eşitliktir.
Atatürk demokrasisinde de yasalar karşısında herkes eşittir. Değişik
sınıf ya da gruplara ayrıcalık tanınamaz:
"Demokraside,
egemenliği millete veren halk yönetiminde, sınıf ayırımı diye bir
şey yoktur. Yasalar önünde sosyal eşitlik vardır. Sınıf ayırımından
oluşan engeller kaldırılmıştır"
Özetlemek gerekirse, demokrasi denilince, siyasal partilerin katıldığı
serbest ve dürüst bir seçimle kurulan parlamentolar; adalet ve iyilik
duygusuna dayanan kanunlar; yetki ve sorumluluğu anayasa, yasalar
ve kamu oyunca saptanan hükümetler; bağımsız adalet ve yan tutmayan
bir idare, anayasa güvencesinde olan hak ve özgürlükler; yasa önünde
eşitlik, serbestçe etkinlik göstererek kamu oyu oluşturan demokratik
kuruluşlar akla gelir.
Atatürk'ün kurmaya ve geliştirmeye çalıştığı demokrasi düzenini
ise şöyle tanımlayabiliriz:
"Millî egemenlik ve bağımsızlığa bağlı, kuvvetler birliği
temelinde çalışan meclise ve anayasaya dayalı, sınıfsız bir toplum
kabul eden; cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, laik, devletçi, inkılapçı
ilkeler yürüten; iktisadi yaşamını planlı karma ekonomiye dayatan;
bütün dünya ulusları ile her alanda iş birliğine açık, her türlü
diktayı rededen ve çağdaşlaşmayı amaçlayan haklar, özgürlükler,
eşitlik ve kalkınma düzenidir."
Atatürk
demokrasinin bugünkü çağdaş demokrasiye, göre eksikliklerini şöyle
sıralayabiliriz:
O dönemde kısa süreli iki deneme dışında çok partili siyasal yaşam
yoktur. Tek parti, devlet yönetimine egemendir. Parti genel başkanı
değişmez olup devletin temsilcisi olan valiler tek partinin il başkanlarıdır.
Hak ve özgürlükler batılı demokratik bir ülkede olduğu gibi geniş,
yoğun bir biçimde kullanılmaktadır. Anayasaya aykırı yasaları denetleyecek
bir yüksek organ örneğin "anayasa mahkemesi" yoktur. Seçimler
iki dereceli olup adaylar tek partinin genel başkanı tarafından
belirtilmektedir. Demokrasilerde temel olan basın özgürlüğü de kısmen
kısıtlıdır. Kısacası uygulamada görünen tam bir batılı demokrasi
değil, ölçülü bir demokrasidir.
Ancak, Atatürk'ün amaçladığı düzen tam demokrasidir. Çünkü, O'na
göre Türk insanının doğasına en uygun yönetim biçimi demokrasidir.
"Her
türk doğar, hür yaşar.. Türkler demokrat, özgür ve sorumlu vatandaşlardır."
çünkü;
"Türk milletinin karakter ve adetlerine en uygun, olan idare;
cumhuriyet idaresidir."
"Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli
demektir."
Sonuç : Atatürk yönetiminin, demokratik rejimi hazırlama dönemi
olduğunu belirten prof. Maurice Duverger (Morıs Düverje)'nin dediği
gibi:
"Atatürk, yaşamı boyunca demokratik rejimi kurmak için uğraşmış
çok güçlükleri yenmiş, tamamlanmasını ulusun diğer bazı ihtiyaçları
gibi yeni kuşaklara bırakmıştı."
"Milli
azim ve bilincin kıymetli eseri olan değerli cumhuriyetin bugünkü
ve yarınki neslin demir ellerinde her an yükselip sağlamlaşacağına
güvenim tamdır."
"Türkiye cumhuriyeti; her anlamda, büyük Türk milletinin öz
ve değerli malıdır. Kıymetli evlatlarının elinde daima yükselecek,
sonsuzluğa kadar yaşayacaktır."
Bu güvenini birçok konuşmasında tekrar eden büyük önder, çağdaş
düzeyde ve demokratik bir devlet yaratmak ülküsünün gençler tarafından
bir ödev olarak kabul edileceğinin de bilincindedir:
"Cumhuriyeti biz kurduk, onu yaşatacak ve yükseltecek sizlersiniz."
Fani varlığı ile Türk ulusunun yaşamında parlak bir yıldız gibi
kayıp geçen Atatürk,
"Biz
Türkler ruhen demokrat doğmuş bir milletiz"
diyerek, sınırsız bir gurur ve güvenle en iyi yönetim biçimini
yakıştırdığı aziz ulusunun tüm varlığına yaşıyor; yön verdiği devrim
ve ilkeleri ile özlemini duyduğu çağdaş uygarlık yolunda "Türk
ulusunun yüce önderi" olarak liderliğini sürdürüyor.
Kaynak: Toktamış Ateş "Demokrasi, Kavram-Tarihi Süreç Ülkeler,
İst. 1976"
· Niyazi Berkes "Türkiye'de Çağdaşlaşma" İst.1978
· Anıl Çeçen "Atatürk ve Cumhuriyet" Ank.1981
· Hamza Eroğlu "Atatürk ve Türk Toplumu" Ank.1981
· Ayferi Göze "İnkılap Tarihimiz ve Atatürk İlkeleri"
İst.1985
· Enver Ziya Karal "Atatürk'ten Düşünceler" İst.1986
· Çetin Özek "Türkiye'de Laiklik" İst.1962
· Tarık Zafer Tunaya, "Devrim Hareketleri İçinde Atatürk- Atatürkçülük
" İst.
· Atatürk, Söylev ve Demeçler, Ank.
· Atatürkçülük, Gn.Kur.Yay. 3.kitap, Ank.1983
Foto Kaynak: Atatürk.net
|